BEDİÜZZAMAN’IN ŞAHSİYETİ VE DAVASI

Yazan:  

Bediüzzaman'ın Cizre Günleri münasebetiyle Cumartesi günü (12 Ekim) Cizredeydik. Risale Akadeni bu programı hazırlamıştı. Dilim döndüğü kadar ve magazinleştirmeden Bediüzzaman'ın davasını anlatmaya çalışım.
Metin aşağıdadır.

Bu gün sizlere, Bediüzzaman’ın sabun köpüğü kadar tertemiz ve berrak hayatından, onun şahsiyetinden, ilmi metodundan ve hizmet ett...iği davasından bazı kesitler sunmaya çalışacağım.
Ancak Bediüzzaman gibi çağını ve çağdaşlarını etkilemiş büyük bir dava adamının hayatını, ilmi metodunu ve davasını yahut büyük mefkûresini 20 dakikalık bir zaman dilimi içinde anlatmak, benim gibi acizlerin işi değildir.
Bununla birlikte “Ma la yüdreku Küllühu ya Yütreku Küllüh” kaidesince dilimin döndüğü kadar sizlere bir şeyler anlatmaya çalışacağım.
Aslında onun tarihçe-i hayatı, başlı başına kahramanlıklarla dolu olan destanımsı bir eserdir.
Gençliğimizde Bediüzzaman’la ilgili olarak en çok hoşuma giden ifade: “20. asırda bir asr-ı saadet müslümanı” deyimi olmuştu. Tarihçi bir yazardan bunun duymuştum. Gerçekten bu deyim tıpatıp ona uyuyordu.
Bu yüzdendir ki, 21. yüzyılda Kur’an’ı hakkıyla anlayan, yaşayan ve anlatan bir allamenin mefkûresini anlatmak oldukça zordur. Çünkü bizim gibiler onun hayatını kolay kolay idrak edemez.
Her şeyden önce Bediüzzaman talebeleriyle birlikte yaşıyordu. Evi yok, çoluk çocuğu yoktu. Yeri yok, yurdu yoktu.
O halkıyla birlikte yalnız yaşıyordu. Çünkü halktan tecrit edilmişti. Kendi deyimiyle, İhtilattan (halkın içine karışmaktan) men edilmişti.
Hatta onun hapishane köşelerinden reis-i cumhura, başvekile, bakanlara veya mahkeme reislerine gönderdiği müteaddit dilekçelerin sonunda şu dramatik ifadeleri görüyoruz: “Her türlü medeni haklardan mahrum edilen, tecrid-i mutlakta mevkuf Said Nursi…” Belgesel niteliğindeki bu yürek yakan ifadeler hala eserlerinde mevcuttur.
Fakat her şeye rağmen o bu toprakların dertlerini terennüm ediyor ve şöyle diyordu:
“Ben halka, tabiata ve bu toprağın gerçeklerine öylesine yakınım ki, adeta onların mevzularını konuşuyorum.” Ayrıca “ Ben sevad-ı azama tabiyim” diyordu.
Bediüzzaman halinden memnundu. Hatta Şam’da yaşayan kız kardeşi, yıllar sonra onun Isparta’daki adresini bulmuş ve ona bir mektup yollamıştı. Mektupta abisinin ne işle meşgul olduğunu, nerelerde yaşadığını soruyordu.
Bediüzzaman kız kardeşine yazdığı cevabi mektupta şunları yazıyor: “Kardeşim halimi soruyorsun; Elhamdu lillah ben çok iyiyim. Ben şu anda bir köyde imamım. Bu dünyada görüşmek nasip olmasa da inşallah ahirette görüşeceğiz.” Dikkat buyurun, biz şu anda asrın imamından söz ediyoruz.
Temyiz yaşına ulaşır ulaşmaz büyük bir azim ve imanla mücahede meydanına atılan Bediüzzaman, bir patika yoluna bile sahip olmayan Bitlis’in NURS köyünde 1873 yılında dünyaya geldi.
Doğduğu çevrenin şartları sert ve mahrumiyet idi.
Doğduğu çağ, 600 yıllık bir imparatorluğun çöküş yıllarına rastlıyordu.
Fakat Bediüzzaman her türlü imkânsızlık ve sıkıntıya rağmen, bütün dünyaya hitap edebilme bahtiyarlığına ermiş büyük bir iman müceddididir.
Birçok fikir ya da ilim adamının fikri yapısı ile özel hayatını birbirinden ayırmak mümkündür.
Fakat Bediüzzaman gibi fikri ve davası için yaşayan bir İslam âliminin hayat hikayesi ile mefkûresini bir birinden ayırmak çok zordur.
Bu yüzden ben burada Bediüzzaman’da bulunan farklı bazı özellikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

1) Her şeyden önce, Bediüzzaman’ın “özel hayatı” denilebilecek bir zaman dilimi olmamıştır.
Yani bizim anladığımız manada bir özel hayatı yoktur.
Belki de onun için hususi hayat, akşam namazından sonra, talebelerinden ayrı bir odada, âlem-i İslam’ın selameti için el açıp Allah’a yalvardığı hususi dua zamanlarıdır.
Zira o kendisi için değil içinde yaşadığı cemiyet için ve âlem-i İslam’ın selameti için yaşıyordu. “Âlem-i İslam’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum. Ben âlem-i İslam ile alakadarım” diyordu. “Cemiyetin imanı namına bir Said değil bin Said Feda olsun” diyordu.

2) Bediüzzaman’ı çağımızdaki diğer âlimlerden ayıran temel özellik fikirlerinin orijinalliğidir. O kimseyi taklit etmemiştir. “Tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez” diyerek farklı görüş sahiplerinin görüşlerini zikretmekten çekinmemiştir.

3) Bediüzzaman, imanla şecaati, ilimle irfanı, madde ile manayı; kısacası, dünya ile ahiret sorumluluğunu şahsında toplayabilen ender bir kişiliğe sahiptir.
Esasen ona: “Bediüzzaman” lakabını verdiren özellikler de bunlardır.
“Ben alem-i İslam’ın selameti yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de…Gözümde ne cennet sevdası var ne de cehennem korkusu… Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Kur’an’ımızın bir cemaati varsa cehennem alevleri içinde yanmaya razıyım. Zira vucudum yanarken gönlüm gül-u- gülistan olur” diyen Bediüzzaman’dır.
Bu sözler bazılarına aşırı veya mübalağalı gelebilir.
Bazıları: “Cenneti istememek ne demek?” diye itiraz edebilir.
Ama insaf ölçülerini kaybetmeden onun hayatına bir göz atan herkes, bu sözlerin gerçeğin ta kendisi olduğunu idrak edecektir.

4) Bediüzzaman’ın kitaplarını gözden geçirenler, ya da onun hayatını okuyanlar, onda temel bir gaye görürler: O da, İslam’a ve Kur’an’a layık, şahsiyetli ve medeni bir toplum oluşturmaktır.
Bu yüzdendir ki, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren dünyevi makamlara, maaşlara ve ikbale yönelmemiş, tufanda sebze ve meyve yetiştiren bir seracı titizliğiyle, gençliğimizi dinsizlik ve tabiatçılık felaketine karşı korumaya çalışmıştır.
Bediüzzaman bu uğurda her şeyini, hatta hayatını bile feda etmekten çekinmemiştir.
Özellikle dikkatlerinizi bir noktaya çekmek istiyorum: Bediüzzaman müthiş zekâsına rağmen, yeryüzünde bir arsaya ya da bir apartman dairesine sahip olmamıştır.
Evet Bediüzzaman’ın zekası müthişti. O süper bir zekâya sahipti. İstanbul’a ilk geldiğinde o günün gazeteleri şöyle bir başlık atmışlardı: “Şarkın yalçın kayaları arasından çıkan bir ateşpare-i zekâ İstanbul afakında tulu etti.”
O bütün zekâsını ilme ve iman hizmetine vermiştir. Gençliğin imanı namına her şeyi göze alarak ve Hz. Ali (r.a) gibi ölümü hakir görerek cihad meydanına atılmıştır.
Bugün dine saygılı bütün sivil toplum kuruluşlarının temelinde onun cihad şuurunu ve onun prensiplerini görmek mümkündür.

5) Bediüzzaman, tefsir, hadis, kelam, hukuk, felsefe, mantık ve siyaset gibi birçok ilim dalında verdiği eserlerle her meslek sahibinin takdirini kazanmış müstesna bir İslam âlimidir.
O, savunduğu fikirlerle 20. asır siyasi doktrinler hayatına, hiçbir gücün silemeyeceği kadar köklü ve derin bir imza atmıştır.
Bu yüzden “Bediüzzaman” ya da “Said Nursi” ismi, dünyada herkesin saygı duyduğu, fakat şerirlerin de korktuğu bir isim haline gelmiştir.
Neden bazılarının bu isimden korktuğu konusu şimdilik kalsın. Bu konu, başlı başına ayrı ve uzun bir konferansın konusudur.

6) Bediüzzaman’ın fikirlerine karşı olmayı gerekli görenler, Üzülerek belirtmek gerekir ki, onu ciddi bir tenkit süzgecinden geçirmek cesaretini bile kendilerinde bulamayan kimselerdir.
Eserlerinde devamlı pozitif bir metodu ve kendi deyimiyle “müspet hareketi” benimseyen Bediüzzaman’ın eserlerini ilmi bir şekilde tahlil edemeyenler, maalesef iftira ve itham silahlarını kullanmaktan öteye gidemediler.
Ne yazık ki bu hatalı ve kötü niyetli değerlendirmeler, birçok iyi niyetli insanları bile etkilemiş ve bu milletin yıllarını heba etmiştir.

7) Bediüzzaman, bize ait olmayan ithal kültürlere karşı bir set oluşturmak amacıyla 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren bütün mesaisini İslami ve imani eserler neşretmeye vakfetmiştir.
İşte onun bütün hayatı böyle bir hizmetin, çileli fakat başarılı çizgisinde geçmiştir.
Bu itibarla Bediüzzaman, hayatı boyunca bütün İslam âlemine ve hatta topyekun insanlığa bir çağrıda bulunarak, imanın ve barışın etrafında birleşmeyi ders veren güçlü bir sesin sahibi olarak karşımıza çıkıyor.

Bediüzzaman 1. dünya savaşında doğu cephelerinde kumandanlık yapmış, Ruslara esir düşmüş, esaretten sonra milli mücadele yıllarında da emperyalist güçlere karşı savaşmıştır.
Ancak emperyalist güçlerin tehlikesinin bertaraf edilmesinden sonra bu kez düşmanlar, inançsız bir kültür emperyalizminin fitilini yakmışlardı.
İşte Bediüzzaman, savaştan sonra “gel keyfim gel” diyerek istirahata çekilmemiş, bu yabancı kültür istilasına karşı en şiddetli mücadeleyi verenlerin başında gelmektedir.
Şu ifadeler onundur: “1338’de (yani 1921’de) Ankara’ya gittim. İslam ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde gayet müthiş bir zındıka fikri ifsada başlamıştı. Bu zındıka cereyenı, Müslümanların içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Eyvah, dedim. “Bu ejderha imanın erkânına ilişecek”
Bediüzzaman bu zındıka cereyanını durdurmak amacıyla “Efillahi Şekkün Fatıras-Semavati ve’-Ard” ayetini tefsir ederek bir risale hazırlamış ve o günün kıt imkânlarıyla Ankara’da Yenigün matbaasında bastırmıştır. Sonra Lem’alar’da, 23. Lem’a (Tabiat Risalesi) olarak yer almıştır.

9) Bediüzzaman 1. dünya savaşından önce de bu dinsizlik cereyanlarının bir sel gibi İslam dünyasını istila edeceğini hissetmişti.
Kendisi 1. dünya savaşından önce Van’da bulunduğu sıralarda, kendisine bir gazete haberini gösterirler.
Haber şöyleydi: İngiliz avam kamarasından Lord Gürzon adlı bir adam eline Kur’an’ı alarak şöyle demiş: “Eğer biz gerçekten Müslümanlara hâkim olmak istiyorsak ya bu Kur’an’ı Müslümanların erlinden çıkarmalıyız, ya da Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız.”
Adamlar gerçekten planlarını en kestirme yoldan yapmaya çalışmışlar.
Kur’an’ı ortadan kaldırmanın hiç kimsenin haddi olmadığını Lord Gürzon da çok iyi biliyordu.
Ama Müslümanları Kur’an’dan soğutmanın yollarını bulmak için İngilizler kesenin ağzını açmışlardı. Kesenin ağzı hala açıktır.
Bediüzzaman bu haberi okur okumaz adeta beyninden vurulmuşa döner ve şöyle haykırır: “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu bütün dünyaya ben ispat edeceğim”

10) Bediüzzaman gerçekten şartları çok ağır olan bir çağa damgasını vuran bir insandır.
Bir tarafta, kendi deyimiyle, gizli bir zındıka cereyanı, diğer tarafta savaştan yeni kurtulmuş, imkânlarını tüketmiş ve yorgun düşmüş bir İslam dünyası vardı.
Bediüzzaman, çoktan kararını vermişti: Kur’an’a ve imana karşı yapılan mücadelelere bigâne kalamazdı. “Zaman imanı kurtarmak zamanıdır” formülü çerçevesinde kaleme aldığı Risale-i Nur külliyatıyla imana ve Kur’an’a yapılan itirazlara cevap vermiştir.

11) Bediüzzaman’ın en büyük özelliklerinden birisi de yazdığı eserlerde kendisini nazara vermeyerek “Risale-i Nur Kur’an’ın malıdır. Kur’an ise arşı ferşle bağlayan bir zincir-i nuranidir. Benim ne haddim var ki ona sahip çıkayım” diyordu.
Kendisine “Sen bu asrın müceddidisin” diyen talebelerine hep şahsiyetini arka plana atan cevaplar veriyordu: “Zaman cemaat zamanıdır, şahs-ı manevi zamanıdır. Şahsi kemalat ne kadar büyük olursa olsun çürütülebilir… Şöhret ise, ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır.”
Bu yüzden Bediüzzaman hiçbir zaman “Ben” demiyor, “Biz” diyordu. “Said yoktur, Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattır, hakikat-i imaniyedir. Medem ki nur-u hakikat imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor, bir Said değil bin Said feda olsun. 28 sene çektiğim eza ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler helal olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helal ediyorum” diyordu.
Bediüzzaman’ın bu tevazu ve fedakârlığı sayesinde, Müslümanlar bir şahsa bağlı kalarak ona hürmet etmekten ziyade bir eser okumayı ve kitaplara bağlı kalmayı tercih etmişlerdir.
Bu tercih, Risale-i Nur’un bütün dünya Müslümanlarına kazandırdığı en üstün meziyetlerden biridir. Bu sayede Risale-i Nur bugün 45 dünya diline çevrilmiş ve dünyada en çok okunan bir tefsir haline gelmiştir.

12) Bediüzzaman, dünya çapında büyük şöhrete sahip olmasına rağmen ondaki tevazu Hz. Peygamber’in ahlakını hatırlatıyordu.
Dünya çapındaki şöhretine rağmen kimsenin bilmesini istemediği ve halen de bilinmeyen son menziline, o ebedi yolculuğuna bile, 23 Mart 1960 yılının şafağında sessiz sedasız bir şekilde çıkmıştı.
Denilebilir ki, 23 Mart 1960 Tarihi, hiçbir zalime baş eğmeyen bir mücahidin “Efendiler, ölümüm hayatımdan ziyade dine hizmet edecektir” dediği gerçeğin başlangıç tarihidir.
Sanırım bu konuda fazla söze gerek yoktur. Eminim ki, Bediüzzaman, başlattığı hizmetin ne seviyeye geldiğini görüyor ve onun da ifade ettiği gibi, şimdi yattığı yerden bizleri mutlulukla seyrediyor.
Bediüzzaman 23 Mart 1960 tarihinde, arkasında dünyalıların çok sevdiği paradan 20 lira bırakmıştı.
Ama bunun yanında, Kur’an’ın binlerce sayfalık manevi tefsirini de İslam dünyasına miras bırakmıştı.
Zaten Risale-i Nur Külliyatı, Bediüzzaman’ın hayatının hülasasıdır.

13) Bediüzzaman, kendisini İslam’a ve Kur’an’a adamıştı. “Bana izdırap veren İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur” şeklindeki ifadeler ona aittir.
Bu yüzden O, 87 yıllık sıkıntılı hayatında bir tek şeyi müdafaa etmiştir: O da Kur’an’dır. Zaten devrin müstebitleri yanında Kur’an’dan başka kitaplar bırakmıyorlardı. Kur’an da ona yeterdi.
“Gaye-i hayal” olarak tavsif ettiği bu vazife “İman ve Kur’an hizmeti” formülünde ifadesini bulmuştur.
Çünkü Bediüzzaman iman ilimlerini neşretme konusunda kendisini vazifeli görmüştür.
O yüzden Fen ve felsefeden gelen inkârcı tabiatçılığın sosyal bünyemizde yapacağı ağır tahribatı herkesten daha iyi biliyordu ve hazırlığını buna göre yapıyordu.

14) Bediüzzaman “Zaman imanı kurtarmak zamanıdır” diyerek kaleme aldığı Risale-i Nur külliyatıyla bu zamanın ihtiyaçlarına tatminkâr cevaplar vermiştir.
Acaba neden zaman imanı kurtarmak zamanıdır? Çünkü iman çağımızda görülmemiş derecede büyük saldırılara maruz kalmıştır.
Eski klasik toplumlarda teslimiyete dayalı bir iman anlayışı hüküm sürüyordu.
Hatta din âlimlerinin sözleri delilsiz bile kabul görüyordu.
Bugün ise, materyalist felsefenin etkisiyle bir sürü şüphe gençlerin zihnini meşgul etmektedir.
İşte Bediüzzaman bir sel gibi gelen imansızlık ve inkârcılık akımlarına karşı doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham alarak Risale-i Nurları telif etmiştir.
Risale-i Nur’da: “Bem kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, bu dünyadaki vazifem nedir?” gibi sorulara doğru ve ikna edici izahlar verilmektedir.
Risale-i Nurdaki üslup ruhu okşayan, aklı doyuran ve kalbi tatmin eden bir üsluptur.
Çünkü ona göre aklın nuru funun-u medeniyedir, kalbin nuru ulum-u diniyedir.
İkisinin imtizacıyla ancak hakikat tecelli eder.

15) kendisini iman ve Kur’an hizmetine adayan Bediüzzaman toplumun diğer siyasi ve sosyal sorunlarına da bigane kalmamıştır. “İlay-i kelimetüllah için cihad, İslam hükumeti, Kur’an’ın bir tek hakikatına bin ruhum olsa feda etmeye hazırım” diyor.
Bu ifadeler, Bediüzzaman’ın, İslam’ın siyasal konumuyla da ne kadar alakadar olduğunu göstermektedir.

16) Bediüzzaman çağını ve çağdaşlarını ve kendisinden sonraki çağları etkileyen büyük bir münevverdir.
Görüşlerini sağlam ve realist esaslara oturtabilmiş Onun gibi bir aydın, elbette çağını ve çağdaşlarını kendisiyle meşğul eden bir mevki kazanacaktır.
İşte Bediüzzaman ve onun Risale-i Nur Külliyatı adlı eserlerini, 2000’den fazla takip eden mahkemelerin verdikleri beraat kararları bu açıdan değerlendirilmelidir.
Denilebilir ki, Bediüzzaman ve onun eserleri, binlerce mahkeme ve ehl-i vukuf tarafından incelenmiş ve doğrulukları bütün dünyaya ispat edilmiştir.

17) Bediüzzaman, toplumun gerçeklerini konuşan ve o gerçeklerden hareket eden bir aydın olduğu için, kendisini toplumun dışında ve üstünde gören ve toplumum maddi-manevi gerçeklerine yabancı kalan aydın tipini asla tasvip etmemiştir.
Gerçekten de bizim toplumumuz “halka, tabiata ve bu toprağın gerçeklerine yakın” olan aydınların rehberliğine muhtaçtır.
Bugünün birçok aydını ne yazık ki halktan kopuk bir şekilde yaşamaktadır. Aslında böylelerine “aydın” demek bile gereksizdir. Çünkü halkının tersi istikamette giden ve halkına düşman olanlara “aydın” demek elbette ki doğru değildir.

18) Bediüzzaman’ı kendisine muhalif kabul edenler, onu halka ve İslam dünyasına unutturmak için dağlar arasındaki bir köyde ikamete mecbur ettiler.
Ama mahrumiyet yeri olan o köyden de bütün dünyaya hitap edebilme bahtiyarlığına erişebilmiştir.
Bu noktadan bakıldığında Bediüzzaman ve Risale-i Nur olayı, dünya’nın fikir hayatı için çok kiymetli ve orijinal bir çığır olmuştur.
Telif ettiği Risale-i Nur külliyatı, milletin kaybolan değerlerini onlara yeniden kazandırmak konusunda abidevi bir eserdir.
Ama ne yazık ki, onun yaşadığı şartları bilmeyen nesiller, uzun yıllar onun değerini ve eserlerindeki dehayı hakkıyla takdir edemediler.
Birçok mektubunda yer alan kendi ifadesiyle, her türlü medeni haklardan mahrum bırakılan Bediüzzaman’ın elinden kitapları, defterleri, kalemleri ve dostları alınmıştı. Elinde sadece Kur’an vardı.
Zaten onu da hiç kimse elinden alamazdı. Çünkü Kur’an ona yön veriyordu:
Elde Kur’an gibi bir mucize-i baki varken başka burhan aramak aklıma zait görünür
Elde Kur’an gibi burhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?
Şeklinde haykırıyordu.

19) Bediüzzaman bir tecdit hareketini başlatmıştır. Mevlana Celaleddin Rumî ve Mevlana Halid’in attıkları tevhit mayası, Osmanlı’yı 600 yıl gibi uzun sayılacak bir dönem yaşatmıştır. Aklın ve fennin hükmedeceği istikbalde, Celaleddin Rumî ile Mevlana Halid’in temin ettikleri sürekliliği elde etmek ve dağılma istidadındaki toplum yapısını muhafaza etmek için yeni bir tecdit ruhuna ihtiyaç vardı.
Bunun içindir ki Bediüzzaman günümüzde en önemli meselenin insanları imansızlık girdabından kurtarmak olduğunu tespit etmiş ve tüm hayatında bu gayeye bağlı kalmıştır.

20) Her büyük insanın arkasında yürüyenlerin içinde onu şahsi menfaatlerine alet edenler olmuştur. Bediüzzaman’ı da farklı bir şekilde değerlendirmek isteyenler olabilir.
Deyim yerindeyse, onu ticarete, siyasete veya başka kötü emellere alet etmek isteyenler çıkabilir.
Ancak kötü niyetli insanların Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nuru kendi emellerine alet edebilme şansları oldukça zayıftır.
Çünkü Risale-i Nur’daki orijinal kuvvet, kapsam ve belagat, çağımızın menfaatçi ve fırsatçı şahsiyetlerinin idrakinden çok daha üstün ve ileridedir.
Bu itibarla, bugüne kadar görüldüğü gibi, bundan sonra da Risale-i Nur’u menfaatine alet edenlerin halleri acınacak bir hal olacaktır.

21) Bediüzzaman bir İslam müceddididir. Bu yüzden, toplumun içinde bulunduğu gerçekleri kendisine hareket noktası olarak kabul etmiştir.
Çünkü o, toplumun herhangi bir kısmında rasgele ortaya çıkan bir alim değildir.
Onun hayatı, modernleşme gerekçesiyle sosyal hayatımıza yapılan gereksiz müdahalelerin ortaya çıkardığı boşluğu doldurmakla geçmiştir.
Ancak Bediüzzaman, hayatında asr-ı saadeti örnek alan gerçek bir İslam alimidir.
Bediüzzaman bir aydın, bir vatansever ve bir müceddit olarak, imanın kontrolündeki bir medeniyet anlayışını toplummumuzun zaruri ihtiyacı olarak kabul etmiş, insanlığın barışını da bu inanca bağlı olmakta görmüştür.
Toplumun gelişmesi ve yükselmesi için özgürlüğün çok önemli olduğuna inanan Bediüzzaman “Ben ekmeksiz yaşarım, fakat hürriyetsiz yaşayamam, benim fıtratım zillet ve tahakküme tahammül etmez. Biz ki hakiki müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için de yalana tenezzül etmeyiz. İstibadat ne şekilde olursa olsu. Hürriyet libasını giysin veya giymesin, rasgelem sille vuracağım” diyerek bireysel özgürlükler konusundaki hassasiyetini ve kararlılığını her zaman göstermiştir.

22) Toplumumuzda birçok İslam âlimi bulunabilir, fakat bunlardan kaç tanesi mürşit ve ıslahatçı olabilmiştir?
Yine toplumda mürşit olarak bilinen birçok âlim vardır; fakat kaç tanesi eser telif edecek seviyede ilmi birikime sahip olmuştur?
İşte Bediüzzaman dini ilimleri yazıp yaymaya, hem de insanları irşad etmeye muvaffak olmuş zül-cenahayn ve Üveysî bir müceddittir.
Bu yüzden Bediüzzaman söz söylerken sözün tesir derecesini düşünerek söylemiştir.
Mesela, cumhuriyetten önceki yıllarda istibdadın her türlüsü ile mücadele ederek: “Kur’an’a uymayan padişah da olsa hayduttur” diyebilmiştir.
Hürriyetsizliğin insanı köleleştirdiğini dile getiren Bediüzzaman, Sultan 2. Abdulhamid Han’a bile doğru ve isabetli fikirlerini söylemekten çekinmemiştir.
23) Vaktiyle İstanbul’a gittiği zaman İstanbul’un sosyal ve siyasal durumunun iyi olmadığını görünce gazeteler lisanıyla merhum Sultan Abdulhamid’e şunları söylemişti:
“Münhasif (batmaya yüz tutmuş) yıldızı Darü’l-Fünun et; ta Süreyya kadar âli olsun. Ve o saraya seyyahlar ve eski zebanilar yerine melaike-i rahmeti yerleştir; ta cennet gibi olsu. Yıldız’daki milletin servetini, cehaleti tedavi için yine millete iade et. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et.”
Bu sözler üzerine padişah tarafından tımarhaneye atılır. Tımarhanede kendisini muayene etmeye gelen doktora şunları söyler:
“Ey tabip efendi, sen dinle ben söyleyeceğim. Muayenemi muhakeme suretinde istiyorum. Tabibe tıp dersi vermek Fuzuliliktir, ama teşhis-i ilete yardımcı olmak hastanın vazifesidir. Eğer müdahene, temelluk, tadarru-u sennuri, menfaat-i şahsiyeyi menfaat-i umumiyeye feda etmek aklın muktezasından ise şahit olunuz ben o akıldan istifa ediyorum. Divanelikle- ki bence bir derece-i masumiyettir- iftihar ediyorum.”
Doktor Bediüzzaman’ı dinledikten sonra şu raporu vermiştir:
“Eğer bu adamda zerre miktar bir eser-i cünun varsa yeryüzünde akıllı hiç kimse yoktur.”
24) Bediüzzaman kendi hayatını eski Said- Yeni Said diye iki kısma ayırır.
Buna 3. Said’i de ilave etmek mümkündür. Kendisi, İstiklal savaşının sonuna kadar ki hayatını “Eski Said” diye nitelendirir.
Eski Said’in hayatı siyasal olaylarla iç içedir.
Fakat Ankara’da TBMM’ni ziyaret ettikten sonra doğrudan siyasal olayların içine girmemiş ve siyasetten uzak durmuştur.
Yeni Said hayatı bundan sonra başlamıştır.
Yeni Said kendisini sadece iman ve Kur’an hizmetine vermiştir.
Yeni Said döneminin hâkim unsurları, iman ilmi ve belagata dayalı edebiyattır.
Bediüzzaman, İslam’ın ve Kur’an’ın etrafındaki şüpheleri görünce bu dönemde bütün hayatını Kur’an’ı ve imanı müdafaa etmekle geçirmeye karar vermiştir. Kendisi şöyle der:
“Bir tek gayem vardır: o da mezara yaklaştığım bu zamanda İslam memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses alem-i İslam’ın iman esaslarını zedeliyor; halkı ve bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşallah Allah’ın huzuruna girmek istiyorum. Bütün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da korkarım ki, Bolşevikler olsun.”
Bediüzzaman herhalde, estetik duygularını tatmin etmek ya da entellektüel bir kişilik olmak için böyle bir faaliyetin içine girmemiştir. Mesele son derece açıktır.
25) Şimdi onun Yeni Said döneminde yazdığı eserlerden birkaç alıntı yapacağım:
“Bir vakit Barla’da, Çam dağında yüksek bir mevkide, gecede semanın yüzüne baktım…”
“Bir zaman ebediyete dair bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının meyvelerine baktım…”
“Bir bahar mevsiminde garibane, mütefekkirane seyahate gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti…”
“Bir zaman, bahar mevsiminde temaşa ederken gördüm ki, zemin yüzünde haşir ve neşr-i azamın yüzbinler nümunelerini gösteren bir seyeran ve seyelan içinde kafile kafile arkasında görünüyor…”
Bu ifadelere bakan kimse ilk etapta bir anısını anlatmak istediğini zannederler.
Kuşkusuz o sadece bir anısını anlatmak istemiyor. O zerreden şemse kadar kâinatı satır satır okumuş, Allah’ı ve onun isim ve sıfatlarını, haşir-neşir ve ahiret hayatını ispat ederek insanların gözlerinden ülfet perdesini kaldırmak istemişti.
26) Her hal-u- karda Bediüzzaman’ın görüşlerini bir bütünlük içinde ele almalıyız.
Yani, Bediüzzaman’ın Eski Said ve Yeni Said dönemlerine bakıp onun fikirlerinde bir tutarsızlık olduğunu iddia etmek yanlıştır.
Zira Onun görüşlerinde birbirine kuvvet veren çok yönlü bir bütünlük ve bir ahenk vardır.
Eski Said’in kahramanca ve siyasi olan tavırlarını, ondaki kuvvetli cihad ruhunu ele alıp sadece onu bu yönüyle değerlendirmek büyük hatadır.
Aynı şekilde, yaşadığı dönemin yöneticileriyle uzlaşmış, rejim ile barışmış bir insan olarak da görmek yanlıştır.
Kendisinin deyimiyle, iki hayatını eline alan bir büyük İslam âliminin İslam’a aykırı hareketler içinde bulunanlarla uzlaşması imkânsızdır.
Çünkü Bediüzzaman uzlaşmacı değil ıslahatçıdır. Başkasına mürit olan bir şahsiyet değil, mefkûre sahibi bir aksiyon adamıdır

Gösterim Sayısı: 2035 Son Düzenleme: Salı, 05 Kasım 2013 19:39
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Yorum Ekle

Tüm alanların doldurulması zorunludur. Yorumunuz, yönetici onayından sonra yayınlanacaktır.