Prof.Dr.Musa Kazım YILMAZ

Prof.Dr.Musa Kazım YILMAZ (10)

Allah’ın Rahmeti ve bereketi onun üzerine olsun. Bediüzzaman gibi garip bir insanın garip bir talebesiydi Badıllı Ağabey… Hakikaten de üstadın diğer talebelerine birçok yönüyle benzemiyordu. 1936’da dünyaya gelen ve 1953 yılında Üstadı Isparta’da ziyaret eden Badıllı ağabey, Üstad tarafından Zübeyr ve Hüsrev gibi kabul edilmişti. 16-17 yaşlarında Üstadı tanıyan Badıllı ağabey o gün bugündür bir ömür hem Risale-i Nur hizmetinin içinde kaldı.

Üstadın hayatında, büyük bir heyecanla Risale-i Nur’un neşir hizmetine başlamıştı. Bu maksatla köye gidip annesinden kalan kırk kadar koyunu, tanesi 40 liradan sattı. İstanbul’a giderken Üstadı ile görüşüp istişare etmek maksadıyla Isparta’ya uğradı. Onun Barla’ya gittiğini öğrenince oraya gitti. Badıllı ağabey Üstadın elini öptükten sonra, “Üstadım, izin verirseniz, teksir makinesi almak için İstanbul’a gidiyorum” dedi.

Badıllı ağabey, cebindeki paranın miktarını hiç kimseye söylemediği halde Üstad onu bir konuda uyarmak için şöyle demişti: “Bak kardeşim, sen bin beş yüz lira fedakârlık yapıyorsun, ama teksir edeceğin Risalelerin sıhhatine azamî dikkat etmek lâzımdır” dedi. Badıllı, Üstadın onun cebindeki parasına ve yanlışsız Risale neşrine dikkat çekmesini anladı ve: “İnşaallah dikkat ederim” dedi. Bu yüzden Abdülkadir Badıllı’nın, bazı şarlatanların Risale-i Nuru tahrif girişimlerine hayatı boyunca hep sert cevaplar verdi ve bunu asla kabul etmeyeceğini söyledi. Çünkü üstadı onu bu konuda uyarmıştı.

O zamanlar devletin Nur talebeleri üzerine ağır baskısı vardı. Badıllı ağabey, eski Said’in eserlerini bastırmak istiyordu. Bu eserlerde Üstadın Kürtçe mektup ve makaleleri de vardı. Devletin ağır baskısını omuzlarında hisseden ağabeyler ise, Badıllı Ağabeye bu konuda izin vermek istemiyorlardı. Bu yüzden Türkiye’de Arapça Risaleleri ve Eski Said’in eserlerini basamadı. Ama Badıllı ağabey bu konuda ısrarlıydı. Babasından ve annesinden kalma bütün arazilerini satarak Risale-i Nurun neşri için harcadı. İstanbul, Ankara, Bağdat, Haleb, Şam, Beyrut ve Suudî Arabistan… Mesnevi-i Nuriyeyi, İşaratu’l-İcaz’ı ve Asar-i Bediiyeyyi bastırmak için bu şehirler arasında gidip-geldi.

Bir taraftan da mürcaat edilecek büyük bir Arapça kütüphane oluşturmak için sürekli kitap satın alıyordu. Kısacası Nurların neşri için çok eziyet, yoksulluk çekti. Bir taraftan Risale-i Nurları basmaya çalışırken diğer taraftan, en ince bilimsel kaynakları referans göstererek Mufassal tarihçe-i Hayat ve Risale-i Nur’un kutsî kaynakları gibi dev-asa iki eseri kaleme aldı ve yayınladı. Badıllı Ağabeye “Fahrî Doktora” unvanını veren juri arasında bulunmakla iftihar ediyorum ve diyorum ki: “Risale-i Nur’un Kutsî Kaynakları” adlı eser hakikaten tek başına, 3 adet doktora seviyesinde muhteşem bir eserdir.

İsmi Müslümanların ismine benzemeyen bir yazar Abdulkadir Badıllı Aağabey’e laf saymış, hakaret etmiş. Neymiş Yezîd’in yanında yer alana rahmet okutamazmış. Yezîd’ten kasdı da Sayın Cumhurbaşkanı… Bir Müslümana yezîd diyene ne denir acaba? Ama o yazarı ve avenelerini kahredecek kalabalıklar Cumartesi günü Badıllı ağabeyi uğurladılar ve onu hep rahmetle yad edecekler inşallah.

Galiba neden Badıllı ağabeyden hoşlanmadıklarını biliyoruz: Risale-i Nurları tahrif ettikleri zaman onlara alkış tutmadığı için… Belki de İsrail’de öldürülen çocuklara ağlamayıp Filistin Müslümanlarına kucak açtığı için… Ya da tesettür emrine teferrüat demediği için; belki de Papa ile dostluk kurmadığı için…

Ziya Paşa’nın şu şiirini kendisine hatırlatıyorum:

Erbab-ı kemali çekemez nakıs olanlar,

Rencide olu, dide-i huffâş ziyâdan.

Yani, alçaklar çekemezler kemal erbabını; zira yarasanın gözü ışıktan rencide olur.

Aynen böyle…

Bir ayağı aksak olsa bile, Batı âleminin bugüne kadar bulabildiği en güzel idare etme şekli,  hukukun üstünlüğünü ve insan haklarına saygıyı esas alan demokrasidir. Batı dünyasının ideologları, buldukları bu idare şeklinin mükemmelliğini ve bundan daha iyi bir idare şeklinin bulunmadığını, her ortamda kıskançlıkla savunmuşlardır. Batılılar bununla da kalmayarak, yaklaşık yüz elli yıldan beri, insan hakları ve özgürlükler konusunda kendilerinin önünde olan İslam dünyasına karşı adeta demokrasi ve insan hakları tezi ile meydan okumaya başlamışlardır. 
İslam âlimleri ise,  salt bilimi ve pragmatizmi esas alan, fakat nefis muhasebesini ve öldükten sonra dirilmeyi göz ardı eden demokrasi rejimini bugüne kadar hep ihtiyatla karşıladılar. İslam âlimlerinin bu konudaki endişeleri, manevi ve ahlakî boyuttan uzak olan çağdaş demokrasiler hakkında daha da artmıştır. Çünkü İslam’ın kabul ettiği genel ahlak kurallarına aykırı bile olsa, bir ülke halkının çoğunluğu tarafından benimsenen birçok hareket, zamanla demokratik düzen tarafından meşru kabul edilmiş ve bu hareketleri gayri ahlaki bulan kesimler demokrasi düşmanı ilan edilmişlerdir. 

Başka bir deyimle, demokrasi ile idare edilen Batı ülkelerinde, genel ahlak kurallarına aykırı olan bazı hususlar (kürtaj ve ötenazi gibi), halkın çoğunluğu tarafından tasvip gördüğü zaman meşru bir kanun haline gelebiliyor. İşte bu yüzden,  tarih boyunca İslam âlimlerinin ve dindar insanların demokrasiye karşı olan hassasiyetleri artmaktadır.
20 yüzyılın sosyal, siyasal ve düşünsel hayatına damgasını vuran Bediüzzaman’ın demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve özgürlükler hakkındaki görüşü öteden beri hep merak edilmiştir. Şunu söylemek mümkündür: Her konuda iyimserliği ve hoşgörüyü esas alan Bediüzzaman, demokrasi konusunda da orta yolu tercih etmiş ve demokrasi konusunda “Bir şey bütünüyle elde edilmezse bütünüyle terk edilmez” kuralını esas almıştır. Demokrasi anlamına gelen meşrutiyeti “Meşrutiyet-i meşru’a” (şeriata uygun meşrutiyet) kaydıyla benimseyen Bediüzzaman, demokrasi ve hukukun üstünlüğü adına kanunların üstünlüğünü, mutlak eşitlik adına da keyfî muameleyi ve zorbalığı dayatanlara karşı kendi konumunu özetle şöyle ifade eder:
“Toplum hayatında bir çığır açan, eğer kâinattaki yaratılış kanununa uygun hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Madem yaratılış kanununa uygun hareket etmek mecburiyeti var, o takdirde ancak insanların fıtratını değiştirmek lazımdır ki, mutlak eşitliği sağlayabilelim. Ne varki, insan nevinin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, mutlak eşitlik kanununa zıttır. Evet, ben nesep ve yaşayış bakımından avam tabakasındanım. Meşrep ve fikir bakımından da hukuk önünde eşitlik mesleğini kabul edenlerdenim. Şefkat ve İslâmiyet’ten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen havas tabakasının istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle herkes için adaletin lehindeyim; zulüm ve zorbalığın, tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.”  

O bu sözleriyle, insan haklarına aykırı kanunları bahane ederek insanlara zulmeden sistemlere ve hükümetlere karşı olduğunu ve herkes için adaletin ve hukukun üstünlüğü prensibinin yanında olduğunu dile getirmiştir. Onun için Bediüzzaman eksikleri de olsa, insanın en temel hakkı olan ve insanı insan yapan özgürlüklere ve hukukun üstünlüğüne taraftarlık gösteren demokrasi anlamımdaki meşrutiyeti savunmuş, hatta meşrutiyetin ruhunun şeriattan geldiğini savunmuştur. Nitekim “Bazıları, Meşrutiyet Şeriata muhaliftir, buna ne dersin?” şeklindeki bir soruya şu cevabı veriyor: “Meşrutiyetin ruhu Şeriattan gelmedir; hayatı da Şeriattandır. Fakat zaruret sebebiyle teferruatta bazı farklılıklar olabilir. Kaldı ki, meşrutiyet döneminde meydana gelebilecek her (olumsuz) hadise,  ondan kaynaklanıyor anlamına gelmez. Üstelik yüzde yüz şeriata uygunluk arz eden bir şey var mı? Şunu söylemek mümkündür ki, meşrutiyet sayesinde su-i istimallerin birçok yolu kapatılmış olur. İstibdatta ise su-i istimallerin yolları açıktır.”


 Prof.Dr.M.Kazım YILMAZ

Bağdat’ta kasaplık yapan bir adam vardı. Her gün köylerden hayvan satın alır, keser ve etlerini satarak geçimini sağlardı. Durumu iyi sayılırdı; namerde muhtaç değildi. Ancak bir sıkıntısı oluğu her halinden belliydi.  Evde olsun iş yerinde olsun hep dalgındı; çoğu zaman gözünü bir noktaya diker, uzun süre böyle kalırdı. Hanımı defalarca bu dalgınlığın sebebini sormuş, ancak ikna edici bir cevap alamamıştı. Soranlara, “Hayır, bu benim her zamanki halimdir” der, işi geçiştirir ve sırrını kimseye söylemezdi.

Derken bir gün akşamüstü evine doğru giderken sırtında bir hançer ile yerde yatan bir kadın gördü. Hemen atından indi ve kadına yardım etmek istedi. Ne var ki, kadın çoktan ölmüştü.  Fakat o da ne, çevresinde toplanan insanlar “Bu adam bu kadını hançerleyerek öldürdü” diye onu karakola şikâyet ettiler. Kasap adam ne kadar yemin ederek kadını bu halde gördüğünü ve sadece ona yardım etmek istediğini söylediyse de kimseyi inandıramadı. Karakoldan gelen polisler hemen onu derdest edip mahkemeye götürdüler. Gerçekten kadını vuran adamı gören olmadığı için bütün şüpheler kasabın üzerindeydi. Hâkim, şahitlerin ifadelerine dayanarak kendisini, adam öldürme suçundan idam cezasına çarptı.

Önce onu zindana attılar. İki ay sonra idam edilecekti. Tutuklandığı günden beri çok düşünceliydi ve yemek yiyemiyordu. Zindandaki arkadaşları onun masum olduğuna inanmışlardı. Fakat kendisi masum olmadığını biliyordu.  Nihayet idam edileceği gün bir Savcı ve görevli memurlar onu infaz yerine götürmek üzere geldiler. Ancak adamı son derece halsiz ve perişan bir vaziyette gördüler. Savcı kendisine, “Duyduğuma göre yemek yemiyor ve üzüntüden perişan olmuşsun. Ölümden çok mu korkuyorsun?” dedi. Adam, “Hayır savcı bey, ben o kadını öldürmedim ama başka bir cinayet işlediğim için Allah bu cinayeti başıma sardı. Lütfen beni idam etmeden önce, başkalarına ibret olsun diye içimdeki bir sırrı size açıklamak istiyorum.” dedi. Savcı, “Anlat bakayım, ne yapmışsın” dedi. Adam şöyle dedi:

“Ben kasap olmadan önce Fırat nehri üzerinde kayık çalıştırıyordum. İnsanları bir yakadan diğer yakaya taşıyordum. Bir gün kayığıma çok güzel bir kadın bindi. Kadın yanında küçük bir çocuğuyla her gün kayığa biner ve karşı yakadaki villalarda hizmetçilik yapıyormuş.  Kadın kayıktan iner inmez onu takip ettim ve evini öğrendim. Onun tek başına yaşadığını öğrenince de kapıyı çalıp benimle evlenmesini istedim. Fakat kadın beni şiddetle reddetti. Onu zorla kaçırmaya karar verdim. Yaptığım plana göre bir gün kayığa bindirir ve onu uzaklara götürürdüm.”

“Fırat nehri üzerinde benim gibi kayıkçılık yapan bir arkadaşım daha vardı. Bu kez kadın benim kayığıma binmek yerine her gün onun kayığına binmeye başladı.  Bunun üzerine arkadaşımı ayarladım ve bir gün işe çıkmamasını söyledim. Kadın ister istemez benim kayığıma binmek zorunda kaldı. Kadın çocuğuyla kayığa biner binmez hızla hareket edip onu kaçırdım. Kadın önce kaçırıldığını fark etmedi. Fakat nehirde ilerleyince kaçırıldığını anladı ve bana dönerek, “Benden ne istiyorsun be adam?” dedi. Ben de, “Benimle evlenmeni istiyorum. Aksi takdirde seni ve yavrunu nehre atıp öldüreceğim.” dedim. Ancak kadın bu isteğime şiddetle karşı çıkınca hem onu hem de çocuğunu nehirde boğarak öldürdüm.”

“Kimse beni görmemişti. Kadının ve çocuğunun cenazelerini tenha bir yere gömdüm ve eve döndüm. Sonra kayık işletmekten vazgeçip kasaplığa başladım. Ancak o gün bugündür, onu öldürmenin verdiği pişmanlık acısıyla yaşıyorum. Bu kez sokaktaki kadını öldürmediğim halde Allah cani olduğumu bildiği için ben katil sayıldım. Anlayacağınız, ben boş yere idam olmayacağım. Ben bu idamı hak etmiş bir insanım.”

İnsanlar zulmetseler bile kader her zaman adalet eder. Başımıza gelen her işte mutlaka parmağımızın bir hissesi vardır.

Arapçada ve İslam literatüründe Beddua, mulaane ve mübahele kelimeleri lanet okumak anlamında kullanılmaktadır. Ancak Türkçeye geçen “Beddua” kelimesi “kötü dua” anlamında olup Lanet okumak, yani düşman bildiği ya da bir hareketinden hoşlanmadığı kimseler için Allah’ın gazabına uğramalarını istemektir.

 

Mulaane kelimesi tamamen hukuki ve teknik bir terimdir. Bu kelime manasını bir ayet-i kerime’den (Lian ayeti) ve o ayetin sebeb-i nüzulünden alıyor. Hilal b. Ümeyye adında bir adam Resûlüllah’ın yanına gelerek “Ya Resûlellah, eşimi yabancı bir adamla uygunsuz vaziyette gördüm. Ben ne yapmalıyım?” dedi. Resûlullah (s) henüz bu konuyla alakalı bir vahiy almadığı için “Ya dört şahit getireceksin ya da sırtına iftira haddi vurulacaktır” dedi. Adam ise, “Ey Allah’ın Rasulü, birimiz böyle bir şeyle karşılaştığı zaman çıkıp sokakta şahit mi arayacak yani? Vallahi ben doğru söylüyorum Ya Resûlellah”” şeklinde itirazvari bir karşılık verdi. Allah Taala, bu zatın sözü üzerine Nur Suresinin ilgili ayetlerini indirmiştir.[1] Buna göre erkek dört defa yeminle doğru söylediğini ifade edecek, beşincisinde, “eğer yalancılardan isem, Allah’ın laneti benim üzerime olsun” şeklinde söyleyecektir.  Erkeğin her bir yemini bir şahit hükmündedir.

Kadın ise, yine dört kere kocasının yalancılardan olduğunu yeminle söyleyecek, beşincisinde, “Eğer kocam doğru söylüyorsa Allah’ın laneti benim üzerime olsun” diyecektir.[2] Bu lanetleşme sonucu karı-koca boşanma meydana gelmiş olur. Bu dünyadaki hükümleri… Kimin yalan söylediği ise kıyamet gününde belli olacaktır.

Görüldüğü gibi mulaane burada tamamen teknik bir anlam kazanmış olup eşini başka bir erkekle uygunsuz gördüğü halde kendisinden başka şahidi olmadığı takdirde boşanmak için başvurulan son çaredir. Şu halde sıradan vatandaşlar ve canı isteyen herkes bu mulaaneye başvuramaz.

Mübahele de bir çeşit lanetleşme olup Kur’an’da geçen bir terimdir. Necran Hıristiyanlarından bir heyet Medine’ye gelmişler ve Resûlüllah’a Hz. İsa hakkında ne düşündüğünü sormuşlardı. Resûlullah (s) onlara İslam’ı ve Hz. İsa’nın Allah’ın kulu olduğunu, onun da Adem gibi istisnaî bir yaratılışa sahip olduğunu onlara anlattı. Fakat onlar, “Sen hiç İsa gibi bir adam gördün mü ya da duydun mu?” dediler ve Resûlüllah (s) ile tartışmaya başladılar.[3] Bu olayla ilgili olarak Al-i İmran Suresinin ilgili ayetleri nazil oldu. “Sana (gerekli) bilgi geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışacak olursa, de ki: "Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim; Allah'ın lanetinin yalancılara olmasını dileyelim".[4]

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s) lanetleşmek için Hıristiyan heyetine haber gönderdikten sonra Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn’i yanına alarak bir meydana çıkmıştır. Ancak Hıristiyan heyet korkmuş ve lanetleşmeye gelmemiştir.[5] Dikkat edilirse burada da Resûlüllah (s) Müslümanlarla değil Hıristiyanlarla lanetleşmek istemiştir. Bütün bunlardan anlaşıldığına göre lanetleşmenin asıl esprisi Hakk’a karşı inatlaşanlara karşı yapılmasıdır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İsteyen gelsin, lanetleşelim. Çünkü Hak benimledir.”[6]

Sonuç olarak İslam hukukunda karı-koca arasında boşanmayı gerçekleştirmek ya da muannid bir Hiristiyanın itirazlarını reddetmek istisna edilirse bu tarz bir beddua (lanetleşme) şekli İslam’da hoş karşılanmamıştır. Resûlullah’ın (s) ancak Cebrail’in haber vermesiyle artık Müslüman olmayacakları kesin olan müşrik liderler ve muannid bazı kabile reisleri ya da Müslümanların mallarını talan eden eşkıyalar için beddua ettiği bilinmektedir.

Hatta, Hz. Peygamber (s) Taif’te serserilerce taşlandığında ayakları kanamış ve eziyete uğramıştı. Bu halde bile Taifliler için beddua etmemiş, Cebrail’in “Ya Muhammed, Allah’ın selamı var. Eğer isterse bu dağları başlarına geçireyim, diyor” dediğinde şöyle buyurmuştur: “Allahım! Senin gazabına uğramayayım da başka bir şey istemiyorum. Onları hidayete getir, onlar bilmiyorlar.” Yine Uhud savaşında sahabenin, Mekkeli müşriklere beddua etmesini ısrarla istemelerine rağmen Resûlüllah (s), “Allahım! Kavmimi hidayet et. Onlar bilmiyorlar.” Şeklinde dua etmiştir.

ABD’de yapılan bedduaya gelince, adına ne denirse denilsin bu dua, yukarıda sıraladığımız mulaane ya da mübaheleye girmez. Çünkü “Eğer bunlar dine aykırı bir şey yapmışlarsa Allah onların belasını versin, evlerine ateş düşürsün v.s” dediğiniz kimseler ne müşrik ne de İslam dinine düşmanlık yapmakta inatlaşan Hıristiyanlardır. Kaldı ki, Bediüzzaman kendisini idamla yargılayan ve tutuklu bulunduğu Afyon hapsindeki koşulları çok kötüleştiren bir savcıya beddua etmeye karar vermişken, pencereden küçük ve masum bir kız çocuğunun geçtiğini görünce beddua etmekten vazgeçmiştir. İfade aynen şöyle: “En ziyade hücuma maruz kalan bir kardeşiniz (kendisini kast ediyor) mahpus iken pencereden o müdde-i umuminin üç yaşındaki çocuğunu gördü. Sordu; dediler: ‘Bu müdde-i umuminin kızıdır.’ O masumun hatırı için o müddeiye beddua etmedi.”[7]

 

                                                                                                                                                                                                                              Prof. Dr. Musa K. YILMAZ
                                                                                                                                                                                                                   Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

 

[1] Buharî, Sahih, Şahadat, 31.

[2] Nur, 24/6-9.

[3] Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, II/228, Beyrut, 1403 H.

[4] Al-i İmran, 3/61.

[5] Suyutî, ag.e,  II/230.

[6] İbn el-Esiîr, en-Nihaye Ba harfi.

[7] Emirdağ Lahikası son mektup.

Nur talabalerinin İhtilafı

Üstadın vefatından hemen sonra Nur talebeleri arasında bazı küçük ihtilaflar meydana gelmişti. Bu da sadece meşreblerin ihtilafından kaynaklanıyordu ve mühim bir kısmı Risale-i Nurların özüyle alakalı değildi. Çünkü farklı gruplara mensup olduğunu düşünen bu Nur talebeleri,  ayrı ayrı mahallelerde bile olsalar, her akşam bir evde toplanarak Risale-i Nur tefsirini mütalaa ediyorlar ve bu hakikatleri daha kaç kişiye ve nasıl ulaştıracaklarını düşünüyorlardı.  Her ne kadar derin devletin güdümünde olan bazı siyasiler, zaman içinde bu ihtilafları büyük göstermiş olsalar bile, Nur talebeleri ne birbirilerine ne de İslami hasasiyeti olan diğer cemaatlere herhangi bir zarar vermediler.

Fakat Risale-i Nurları değil, efendilerinin kitaplarını merkeze alan ve “Nurcu” olmadıklarını, Nur talebeleriyle hiç alakaları olmadığını açıkça söyleyen kimi gruplar Bediüzzaman’ın  Kürt oluşunu ya da Arap asıllı bir seyit oluşunu hedeflerine koyarak  farklı bir fırka oluşturmaya başladılar. Bununla da kalmayarak, o gruplardan bazıları, Kürtleri inkar politikasına uygun olarak Risale-i Nurların değiştirildiğini iddia ederken, bazıları da, ısrarla Bediüzzaman’ın Kürt olmadığını, seyit olduğunu, dolayısıyla Arap asıllı olduğunu iddia ederek ali bir üslupla yazılmış bulunan Risale-i Nurları sadeleştireceğiz diye bir kültür katliamına da imza attılar.

Şimdilerde derin devlet yapısını bertaraf ettiklerine inanan bu yapılar, daha da derinleşerek 11 yıldır ülkeye çok güzel şeyler kazandıran hükümete şantaj yapmaya başladılar. Yıllardır elde edilen güzel neticelerin bir çırpıda heder edilmesi pahasına da olsa devlete, kurumlara ve şahıslara tuzak kurmaya çalışıyorlar. Ben sağ duyu sahibi olan bu milletin şer üzerine ittifak etmeyeceğine, para gücü, bürokrasi ve medya ile sonuç almaya çalışan şer odakları tasfiye edeceğine inanıyorum.

Allah yardımcımız olsun.

Bir zamanlar birbirilerini çok seven iki kardeş varmış. Hemen hemen her şeyleri ortaktı. Çok samimi ve muhabbet içindeydiler. Fakat evlenip çoluk çocuk sahibi olduklarında ve dünya onlara gülmeye başladığında birbirinden hasetlenmeye başladılar. Büyük kardeş, küçük kardeşin hareketlerinden ve başarılarından kıskanmaya ve onu azarlamaya başlamıştı. Küçük kardeş de, önceleri bu anlamsız kıskançlığa bir anlam verememişti. Ama ağabeyinin olumsuz ve saldırgan hareketleri onu da küstürmüştü. Birisinin evi nehrin bir tarafında diğerinin evi öbür tarafındaydı.

Büyük kardeş, küçük kardeşini artık görmek istemiyordu. Ama sabah-akşam evden dışarıya adım attığı gibi küçük kardeşini görüyordu ve bu durum onu kahrediyordu. Kardeşini görmemek için ne yapmalıydı acaba? Bunu düşünürken bir gün adamın biri çıkageldi ve iş aradığını söyledi. Büyük kardeş, “Ne iş yaparsın?” dedi. Adam, “Yapı ustasıyım; bina yaparım ve her türlü yapı işinden anlarım” dedi. Büyük kardeş, “Nehrin öbür tarafındaki evi görüyor musun? O benim kardeşimin evidir. Bana çok büyük kötülüğü dokunmuştur ve artık ben o adamı görmek istemiyorum. Lütfen evimin önündeki bu taşlarla yüksek bir duvar yap da, bir daha onun yüzünü görmeyeyim. Duvarı yapman için bir ay seni evde yalnız bırakacağız. Böylece burada rahat çalışabilirsiniz” dedi.

Yapı ustası, “Efendim ne demek istediğinizi anladım. Sizi merak buyurmayın. Dediğinizi yapacağım” dedi. Büyük kardeş ve ailesi evden ayrılır ayrılmaz yapı ustası işe girişti. Onun dediği taşlardan nehrin bir tarafından diğer tarafına bir köprü inşa etti.  Küçük kardeş  “Neden bu köprüyü yapıyorsun?” diye sorduğunda yapı ustası, “Ağabeyin uzun zamandır sizinle konuşmuyormuş. Bunun doğru olmadığını anladı ve daha sık görüşebilmeniz için bir köprü yapmamı istedi.”  dedi.

Bir ay sonra büyük kardeş eve döndüğünde evin önünde bir duvar değil, nehrin iki yakasını bir araya getiren bir körünün yapılmış olduğunu gördü. Küçük kardeş de, ağabeyinin eve döndüğünü görünce hemen yanına gelerek, “Ağabey, sana çok teşekkür ederim. Gerçekten seninle iftihar ediyorum. Sana yaptığım bunca eziyete rağmen, daha sık görüşelim diye kalkmış bir köprü yaptırmışsın. Sen büyük insansın” dedi.

Ağabey de bu sözlerin etkisinde kalarak işi bozuntuya vermeden “Eh ne yapalım, sonuçta aynı kanı taşıyoruz. Kardeş kardeşe düşman olur mu?” demek zorunda kaldı. İki kardeş kucaklaşıp öpüşürken yapı ustasının malzemelerini topladığını gördüler. Her iki kardeş de bir ağızdan, “Usta hiçbir yere gidemezsin. Sen de burada bizimle birlikte kalacaksın. Madem bize kardeşliğimizi hatırlattın, o halde gel sen de bizim kardeşimiz ol” dediler.

Yapı ustası onların bu samimi ve içten teklifleri karşısında çok manidar bir söz söyledi:  “Doğru söylersiniz. Sizin bir kardeşiniz olarak yanınızda kalmak isterdim, lakin başka yerlerde de işlerim vardır. Daha çoook köprüler yapmak gerekiyor.

Bir de bu günlerde müminler arasındaki çekişmelere bakın. Geri adım atmak bir yana herkes inadında ısrar ediyor. Gördüğümüz kadarıyla günümüz müminlerini birbirilerine düşürmek için var olan köprülerin altına bomba koyanlar vardır.  Eğer bunu göremiyorsak yazıktır bize…Yazıktır ümmet-i Muhammed’e… Eğer küsleri barıştırmak için bir köprü inşa edemiyorsak, bari var olan köprülerin altına dinamit koymayalım…

Bediüzzaman (aleyhi’-Rrahmetu ver’-Ridvân) en şiddetli zamanlarda, baskının ve zulmün en yoğun olduğu dönemlerde ve ağır tehditler altında bile daima iyimser olmuştur. Hiçbir şey, onu gaye-i hayalinden vazgeçirememiştir. Bedüzzaman’ın Tiflis’te iken Rus polisine verdiği cevap, onun her zaman gaye-i hayalinin peşinde koştuğunu ve bu konuda hiçbir tehdide beş para ehemmiyet vermediğini açıkça göstermektedir. Şöyle ki:

Bediüzzaman Tiflis’te Şeyh San’an tepesine çıkmış etrafına bakıyormuş. Rus polisi, “Ne yapıyorsun sen?” demiş. Bediüzzaman, “Medresemin planını çiziyorum” demiş. Rus polisi, “İslam parça parça olmuş” demiş; Bediüzzaman, “Tahsile gitmişler…” demişti. Rus Polisi, “Nerelisin sen?” demiş; Bediüzzzzaman, “Bitlisliyim” demiş. Rus polisi, “Burası Tiflis” demiş; Bediüzzaman, “Bitlis, Tiflis kardeştir.” demişti.

Özet olarak hiçbir güç onu korkutamadığı gibi, hiçbir gaile, onun gelecek hakkındaki ümitlerini yok edememiştir. “Ben iki hayatımı elime almışım. Tek hayatlı olanlar meydanıma çıkmasını” diyen bir adam neden korkabilir ki? Her konuda olduğu gibi Kürtlerin İslam dünyasına yapacakları katkı ve gelecekte Kürtleri ilgilendiren konularda da hep iyimser olmuştur. Van’dan Batı’ya sürülmüştür. Ancak gözetim ve hapis içinde geçen 34 yıllık sürgün hayatı boyunca hiçbir zaman Kürtleri unutmamıştır. Kürtlerin mutlaka Risale-i Nur’a hizmet edeceklerini hep müjdelemiştir.

Onun talebelerinin bize aktardıklarına göre Üstad Bediüzzaman, “Kürtlerde iki güzel haslet vardır. Birisi cömertlik; diğeri cesarettir. Bu iki güzel hasletle Risale-i Nura ve İslam’ın ittihadına hizmet edeceklerdir.” demiştir. Bediüzzaman’ın bu sözleri söylediği sıralarda bu düşünce, belki de bir hayal gibi görünebilirdi. Başka bir ifadeyle, bu sözleri dinleyen talebelerden bazıları içinden, “Heyhat, bu çok zor görünüyor. Çünkü Kürtler Risale-i Nur’u anlayacak bir Türkçeye bile sahip değillerdir.” demiş olabilirler. Çünkü o sözü söylediği zaman doğu ve Güneydoğu’da doğru-dürüst liseler bile yoktu. Ama bugün baktığımız zaman, Risale-i Nur yoluyla İslam’a ve Kur’an’a hizmet eden cemaatlerin içinde Kürtlerin sayısı oldukça fazladır.

Bediüzzaman’ın, Urfalı talebesi Abdulkadir Badıllı ağabeye anlattığına göre Üstad Bediüzzaman Kürtlerin, İslam’ın ittihadına vesile olacaklarını söylemiştir. Özetle şöyle demiştir: “İdris-i Bitlisî, Yavuz Sultan Selim döneminde 21 Kürt aşiretinin başına geçerek, İstanbul’a haber göndermiş ve Osmanlı devletinin emrinde olduklarını beyan etmiştir. Yavuz Sultan Selim de İdris-i Bitlisî’nin bu teklifi üzerine harekete geçmiş ve en evvel İslam’ın vahdetine zarar veren ve Anadolu’yu ifsat eden Şah İsmail’e karşı harekete geçmiştir. İdris-i Bitlisî de 21 bin süvariyle Yavuz Selim’in ordusunda yer almıştır. Böylece Şah İsmail’in yaptığı tahribatın önüne geçilmiştir.

Doğu’da yapılabilecek bir ifsadattan emin olan Yavuz Selim bu kez Suriye ve Mısır’a yönelerek Memlûklardan hilafeti almış, böylece İslam’ın birliğini sağlamıştır. Bu birlik, 1924 yılında hilafetin kaldırılışına kadar 400 yıl devam etmiştir.

Bediüzzaman İdris-i Bitlisî’nin bu hareketini misal vererek, gelecekte yine Kürtlerin İsam’ın ittihadına vesile olacaklarını söylemiştir. Hatta bir sohbet esansında talebelerinden birisine, “Neden Kürtlerin dört devletin topraklarında yayılmış olduklarını biliyor musun?” diye sormuş; talebesi de, “Hayır Üstadım, bilmiyorum.” demiştir. Bunun üzerine Bediüzzaman, “Çünkü Kürtler gelecekte İslam’ın ittihadına vesile olacaklardır inşallah” demiştir.

Kuşkusuz, İslam ittihadı karmaşık olduğu kadar çok önemli bir siyasî konudur. Bugün Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları Suriye ve Irak’a baktığımız zaman, orada yaşayan Müslümanların temel kaygılarının başsızlık ve düzensizlik olduğunu görüyoruz. Özellikle Irak’ın bu günkü yönetiminin gittikçe Şah İsmail dönemindeki istibdada benzediğini görüyoruz. Kürtlerin bu ülkelerdeki varlıkları, yakın bir gelecekte kilit rolü oynayacaktır.

Eski said'in sosyal kişiliği ve toplumsal olaylara bakışı, Yeni Said'in bakışından farklıdır. Nitekim Yeni Said Eski Said'ten söz ederken onun riya ve gösterişe meyilli bir kişiliğe sahip olduğunu bazen ima yoluyla bazen de açık bir dille ifade ediyor. Mektubat adlı eserinde, "Eski Said'in bozması bir şahsiyetim var ki, o da Eski Said'ten irsiyet kalma bazı damarlardır. Bazen riyaya, hübb-u caha bir arzu bulunuyor"  diyerek Eski Said'in riya ve gösterişe meraklı olduğunu ima ediyor. Bir başka yerde, "Hem bu Yeni Said, Eski Said gibi kendine hürmet ve teveccüh kazanmak ve şan ve şeref bulmak katiyen aleyhindedir, katiyen kabul etmez. Onun için yirmi senedir inzivayı tercih etmiş"  diyerek Eski Said'in gösteriş meraklısı olduğunu açıkça ifade ediyor.

Ancak bunu böyle anlamamalıyız. Zira Risale-i Nur'da çokça geçen bu ve benzeri cümleler kesinlikle nefsi kırmaya yönelik bir tevazu ifadesidir. Eğer böyle olmasaydı, "Eski Said hayatını vatan ve milletin saadeti uğrunda sarf etmiştir"   demez ve Yeni Said olarak Eski Said'in eserlerine sahip çıkmazdı. Oysa Yeni Said, 1950 den sonra Eski Said'in tüm eserlerini gözden geçirip bir kısmını tashih etmiş, bir kısmını da aynen yayınlanmasını istemiştir.

Şurası bir gerçektir ki, Eski Said'in Yeni Said'e dönüşmesi olayı tamamen tarif edemeyeceğimiz bir "inkilab-ı ruhi"nin sonocudur ve Yeni Said deyimi,  Bediüzzaman'ın hayatında bir mükemmeliyeti ve bir "insan-ı kâmil"i ifade etmektedir. "Eski Said'in gülmeleri Yeni Said'in ağlamalarına inkılâp ettiği hengâmda..."  Şeklindeki ifadeler, ,Bediüzzaman'ın da, İmam Gazali ve benzeri birçok İslam âliminde görüldüğü gibi,   büyük bir ruhsal dönüşüm yaşadığını göstermektedir.

 Kuşkusuz bu ruhsal dönüşümün boyutlarını anlamamız imkânsızdır. Ancak On birinci Lemadaki şu cümleler Bediüzzaman'ın çok ciddi bir dönüşüm yaşadığının açık ifadesidir: "Bu fakir Said, Eski Said'ten çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gayet müthiş ve manevi bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içinde yuvarlandılar..." 

Diğer taraftan, 26. Lemada geçen "Evet, ben kendim sizi temin ediyorum ki, Eski Said'in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said'in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim" şeklindeki sözleri,  geçirdiği ruhsal dönüşümün derinliğini gösterdiği gibi, Yeni Said olarak hayatından ne kadar memnun olduğunu, Kur'an ve iman hizmetinin verdiği coşku sebebiyle eski hayatını hiç aramadığını da göstermektedir.

Hüsrev ağabey, 1899 senesinde Isparta’da doğdu. Soyu Hz. Ebû Bekir’e dayanmaktadır. Üstad Bediüzzaman  Barlaya sürgün edildikten sonra Hüsrev ağabey 1931 yılında, gördüğü bir rüya üzerine Üstadın yanına gitmiş, onun talebesi olmuş ve hizmet-i Nuriyede onun en önemli arkadaşlarından biri olmuştur. Hüsrev ağabey Eskişehir, Denizli ve Afyon gibi Risale-i Nur mahkemelerinde Üstad ile birlikte yargılandı ve hapse girdi.

Hürsen ağabeyin Arabî hattı çok güzeldi. Bu sebeple Risale-i Nur’un yazılıp neşredilmesinde büyük kahramanlıklar göstermiştir. Onun kahramanlığı, hayatı hakir görüp üstadının yerine vefat etmek derecede ileride olduğunu biliyoruz. Nitekim Üstad Emirdağında zehirlendirildiği zaman, zehir Üstad’ın üzerinde çok ağır bir etki bırakmış; Hüsrev ağabey de üstdının yerine vefat etmek istemiş. Onun bu arzusunu duyan Üstad şunları yazmış:

“Risale-i Nur’un Kahramanı Hüsrev benim bedelime ölmek ve benim yerimde hasta olmak samimi ve ciddi istiyor. Ben de derim: Şimdi telif zamanı değil. Şimdi neşir (Yazma ve dağıtma) zamanıdır. Senin yazın benim yazımdan ne derece ziyade ve neşre faideli ise, hayatın dahi hizmet-i Nuriye’de benim bu azablı hayatımdan o derece faidelidir. Eğer benim elimden gelseydi hayatımdan ve sihhatimden size memnuniyetle verirdim.” (Emirdağ Lahikası)

Hüsrev ağabey aynı zamanda Türkiye’nin medar-ı iftiharı olan ve Üstad’ın işaret ve direktifleriyle yazılan Mucizeli Kur’an’ın da hattatıdıdır.

Mustafa KILIÇ Hocam’dan dinlemiştim; Afyon hapsi sadece Üstad için değil bütün Nur talebeleri için zorlu bir hapishane olmuştur. Başta Üstad olmak üzere, kışın soğuk günlerinde Afyon hapsine giren Nur talebeleri hep hastalanmışlardır. Hapishane Müdürü Hüsrev ağabeyi cinayet mahkumlarının ve gangasterlerin bulunduğu koğuşa gönderiyor. Orada yatanlar, Türkiye’nin birçok vilayetinden gelip cezalarını çekiyorlarmış. Hüsrev ağabey koğuşa girer girmez, cinayetten hüküm giyen koğuş sakinleri ona yer bile göstermemişler ve ona karşı çok ilgisiz kalmışlardır. Hüsrev ağabey de seccadesini yere sermiş ve tam üç gün boyunca abdset ve yemek dışında seccadesinden hiç kalkmamış. Üç gün sonra bu durum koğuş ağasının dikkatini çekmiş, Hüsrev ağabeyin yanına gelmiş ve:

Hocam, ben dört adam öldürdüm. Şu, şu ve şu kötülükleri de yaptım. Benim için kurtuluş çaresi var mı?” diye sormuş. Hüsrev ağabey, “Sen nerelisin?” demiş. Adam, “Hocam, ben Karadenizliyim” demiş. Hüsrev ağabey, “Karadeniz’e bir bardak su ilave etsek veya bir bardak su alsak, denizde bir azalma veya çoğalma olur mu?” demiş. Koğuş ağası, “Hayır, hiçbir azalma veya artış olmaz” demiş. Hüsrev ağabey, “Bak kardeşim, Allah’ın merhametinin yanında deniz bir damla gibidir. Eğer içten ve samimi bir şekilde tövbe edersen Allah hem affedici hem de bağışlayıcıdır. Üstelik Allah, ‘Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin’ buyuruyor” demiş.

Bunun üzerine koğuş ağası, “Tamam, hocam bundan böyle biz de senin gibi namaz kılacağız” demiş ve koğuş arkadaşlarına dönerek kendi üslubuyla, “Bakın beyler, bundan böyle herkes abdest alıp namaz kılacak. Çünkü Allah bizi affedecektir. Hocam bunu söylüyor. Hocama karşı da çok saygılı olacaksınız. Bundan sonra edepsizlik istemiyorum” demiş. Koğuş ağası ayrıca bütün döşekleri üst üste koymuş ve Hüsrev ağabeye, “Gel, ilk geldiğinde sana karşı gösterdiğimiz saygısızlığın cezası olarak sen bu döşeklerin üstünde üç gece yatacaksın. Biz de betonda yatacağız” demiş, ancak Hüsrev ağabey ısrarlara rağmen böyle bir şeyi kabul etmemişti.

Sonra Hakikaten de herkes koğuş ağasının sözünü dinlemiş ve günde beş vakit cemaatle Hüsrev ağabeyin arkasında namaz kılmaya başlamışlar. Tesbihatı yaparken de “Ya Cemilu Ya Ellah, Ya Karibu Ya Ellah…” duasını da hep birlikte söyleyerek koğuşu adeta sallamaya başlamışlar. Koğuşta bulunan 15-20 kişinin çıkardığı ses ortalığı velveleye vermiş. Koro halinde yaptıkları dualar, ta Müdürün odasına kadar gitmeye başlamış.  Hapishane idaresi durumu araştırmış, sesin Cinayet mahkûmlarının koğuşundan geldiğini anlayınca şu ibretlik sözü söylemiş: “Ha, demek o hoca onları da zehirlemiş

Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

Bediüzzaman'ın Cizre Günleri münasebetiyle Cumartesi günü (12 Ekim) Cizredeydik. Risale Akadeni bu programı hazırlamıştı. Dilim döndüğü kadar ve magazinleştirmeden Bediüzzaman'ın davasını anlatmaya çalışım.
Metin aşağıdadır.

Bu gün sizlere, Bediüzzaman’ın sabun köpüğü kadar tertemiz ve berrak hayatından, onun şahsiyetinden, ilmi metodundan ve hizmet ett...iği davasından bazı kesitler sunmaya çalışacağım.
Ancak Bediüzzaman gibi çağını ve çağdaşlarını etkilemiş büyük bir dava adamının hayatını, ilmi metodunu ve davasını yahut büyük mefkûresini 20 dakikalık bir zaman dilimi içinde anlatmak, benim gibi acizlerin işi değildir.
Bununla birlikte “Ma la yüdreku Küllühu ya Yütreku Küllüh” kaidesince dilimin döndüğü kadar sizlere bir şeyler anlatmaya çalışacağım.
Aslında onun tarihçe-i hayatı, başlı başına kahramanlıklarla dolu olan destanımsı bir eserdir.
Gençliğimizde Bediüzzaman’la ilgili olarak en çok hoşuma giden ifade: “20. asırda bir asr-ı saadet müslümanı” deyimi olmuştu. Tarihçi bir yazardan bunun duymuştum. Gerçekten bu deyim tıpatıp ona uyuyordu.
Bu yüzdendir ki, 21. yüzyılda Kur’an’ı hakkıyla anlayan, yaşayan ve anlatan bir allamenin mefkûresini anlatmak oldukça zordur. Çünkü bizim gibiler onun hayatını kolay kolay idrak edemez.
Her şeyden önce Bediüzzaman talebeleriyle birlikte yaşıyordu. Evi yok, çoluk çocuğu yoktu. Yeri yok, yurdu yoktu.
O halkıyla birlikte yalnız yaşıyordu. Çünkü halktan tecrit edilmişti. Kendi deyimiyle, İhtilattan (halkın içine karışmaktan) men edilmişti.
Hatta onun hapishane köşelerinden reis-i cumhura, başvekile, bakanlara veya mahkeme reislerine gönderdiği müteaddit dilekçelerin sonunda şu dramatik ifadeleri görüyoruz: “Her türlü medeni haklardan mahrum edilen, tecrid-i mutlakta mevkuf Said Nursi…” Belgesel niteliğindeki bu yürek yakan ifadeler hala eserlerinde mevcuttur.
Fakat her şeye rağmen o bu toprakların dertlerini terennüm ediyor ve şöyle diyordu:
“Ben halka, tabiata ve bu toprağın gerçeklerine öylesine yakınım ki, adeta onların mevzularını konuşuyorum.” Ayrıca “ Ben sevad-ı azama tabiyim” diyordu.
Bediüzzaman halinden memnundu. Hatta Şam’da yaşayan kız kardeşi, yıllar sonra onun Isparta’daki adresini bulmuş ve ona bir mektup yollamıştı. Mektupta abisinin ne işle meşgul olduğunu, nerelerde yaşadığını soruyordu.
Bediüzzaman kız kardeşine yazdığı cevabi mektupta şunları yazıyor: “Kardeşim halimi soruyorsun; Elhamdu lillah ben çok iyiyim. Ben şu anda bir köyde imamım. Bu dünyada görüşmek nasip olmasa da inşallah ahirette görüşeceğiz.” Dikkat buyurun, biz şu anda asrın imamından söz ediyoruz.
Temyiz yaşına ulaşır ulaşmaz büyük bir azim ve imanla mücahede meydanına atılan Bediüzzaman, bir patika yoluna bile sahip olmayan Bitlis’in NURS köyünde 1873 yılında dünyaya geldi.
Doğduğu çevrenin şartları sert ve mahrumiyet idi.
Doğduğu çağ, 600 yıllık bir imparatorluğun çöküş yıllarına rastlıyordu.
Fakat Bediüzzaman her türlü imkânsızlık ve sıkıntıya rağmen, bütün dünyaya hitap edebilme bahtiyarlığına ermiş büyük bir iman müceddididir.
Birçok fikir ya da ilim adamının fikri yapısı ile özel hayatını birbirinden ayırmak mümkündür.
Fakat Bediüzzaman gibi fikri ve davası için yaşayan bir İslam âliminin hayat hikayesi ile mefkûresini bir birinden ayırmak çok zordur.
Bu yüzden ben burada Bediüzzaman’da bulunan farklı bazı özellikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

1) Her şeyden önce, Bediüzzaman’ın “özel hayatı” denilebilecek bir zaman dilimi olmamıştır.
Yani bizim anladığımız manada bir özel hayatı yoktur.
Belki de onun için hususi hayat, akşam namazından sonra, talebelerinden ayrı bir odada, âlem-i İslam’ın selameti için el açıp Allah’a yalvardığı hususi dua zamanlarıdır.
Zira o kendisi için değil içinde yaşadığı cemiyet için ve âlem-i İslam’ın selameti için yaşıyordu. “Âlem-i İslam’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum. Ben âlem-i İslam ile alakadarım” diyordu. “Cemiyetin imanı namına bir Said değil bin Said Feda olsun” diyordu.

2) Bediüzzaman’ı çağımızdaki diğer âlimlerden ayıran temel özellik fikirlerinin orijinalliğidir. O kimseyi taklit etmemiştir. “Tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez” diyerek farklı görüş sahiplerinin görüşlerini zikretmekten çekinmemiştir.

3) Bediüzzaman, imanla şecaati, ilimle irfanı, madde ile manayı; kısacası, dünya ile ahiret sorumluluğunu şahsında toplayabilen ender bir kişiliğe sahiptir.
Esasen ona: “Bediüzzaman” lakabını verdiren özellikler de bunlardır.
“Ben alem-i İslam’ın selameti yolunda dünyamı da feda ettim, ahiretimi de…Gözümde ne cennet sevdası var ne de cehennem korkusu… Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Kur’an’ımızın bir cemaati varsa cehennem alevleri içinde yanmaya razıyım. Zira vucudum yanarken gönlüm gül-u- gülistan olur” diyen Bediüzzaman’dır.
Bu sözler bazılarına aşırı veya mübalağalı gelebilir.
Bazıları: “Cenneti istememek ne demek?” diye itiraz edebilir.
Ama insaf ölçülerini kaybetmeden onun hayatına bir göz atan herkes, bu sözlerin gerçeğin ta kendisi olduğunu idrak edecektir.

4) Bediüzzaman’ın kitaplarını gözden geçirenler, ya da onun hayatını okuyanlar, onda temel bir gaye görürler: O da, İslam’a ve Kur’an’a layık, şahsiyetli ve medeni bir toplum oluşturmaktır.
Bu yüzdendir ki, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren dünyevi makamlara, maaşlara ve ikbale yönelmemiş, tufanda sebze ve meyve yetiştiren bir seracı titizliğiyle, gençliğimizi dinsizlik ve tabiatçılık felaketine karşı korumaya çalışmıştır.
Bediüzzaman bu uğurda her şeyini, hatta hayatını bile feda etmekten çekinmemiştir.
Özellikle dikkatlerinizi bir noktaya çekmek istiyorum: Bediüzzaman müthiş zekâsına rağmen, yeryüzünde bir arsaya ya da bir apartman dairesine sahip olmamıştır.
Evet Bediüzzaman’ın zekası müthişti. O süper bir zekâya sahipti. İstanbul’a ilk geldiğinde o günün gazeteleri şöyle bir başlık atmışlardı: “Şarkın yalçın kayaları arasından çıkan bir ateşpare-i zekâ İstanbul afakında tulu etti.”
O bütün zekâsını ilme ve iman hizmetine vermiştir. Gençliğin imanı namına her şeyi göze alarak ve Hz. Ali (r.a) gibi ölümü hakir görerek cihad meydanına atılmıştır.
Bugün dine saygılı bütün sivil toplum kuruluşlarının temelinde onun cihad şuurunu ve onun prensiplerini görmek mümkündür.

5) Bediüzzaman, tefsir, hadis, kelam, hukuk, felsefe, mantık ve siyaset gibi birçok ilim dalında verdiği eserlerle her meslek sahibinin takdirini kazanmış müstesna bir İslam âlimidir.
O, savunduğu fikirlerle 20. asır siyasi doktrinler hayatına, hiçbir gücün silemeyeceği kadar köklü ve derin bir imza atmıştır.
Bu yüzden “Bediüzzaman” ya da “Said Nursi” ismi, dünyada herkesin saygı duyduğu, fakat şerirlerin de korktuğu bir isim haline gelmiştir.
Neden bazılarının bu isimden korktuğu konusu şimdilik kalsın. Bu konu, başlı başına ayrı ve uzun bir konferansın konusudur.

6) Bediüzzaman’ın fikirlerine karşı olmayı gerekli görenler, Üzülerek belirtmek gerekir ki, onu ciddi bir tenkit süzgecinden geçirmek cesaretini bile kendilerinde bulamayan kimselerdir.
Eserlerinde devamlı pozitif bir metodu ve kendi deyimiyle “müspet hareketi” benimseyen Bediüzzaman’ın eserlerini ilmi bir şekilde tahlil edemeyenler, maalesef iftira ve itham silahlarını kullanmaktan öteye gidemediler.
Ne yazık ki bu hatalı ve kötü niyetli değerlendirmeler, birçok iyi niyetli insanları bile etkilemiş ve bu milletin yıllarını heba etmiştir.

7) Bediüzzaman, bize ait olmayan ithal kültürlere karşı bir set oluşturmak amacıyla 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren bütün mesaisini İslami ve imani eserler neşretmeye vakfetmiştir.
İşte onun bütün hayatı böyle bir hizmetin, çileli fakat başarılı çizgisinde geçmiştir.
Bu itibarla Bediüzzaman, hayatı boyunca bütün İslam âlemine ve hatta topyekun insanlığa bir çağrıda bulunarak, imanın ve barışın etrafında birleşmeyi ders veren güçlü bir sesin sahibi olarak karşımıza çıkıyor.

Bediüzzaman 1. dünya savaşında doğu cephelerinde kumandanlık yapmış, Ruslara esir düşmüş, esaretten sonra milli mücadele yıllarında da emperyalist güçlere karşı savaşmıştır.
Ancak emperyalist güçlerin tehlikesinin bertaraf edilmesinden sonra bu kez düşmanlar, inançsız bir kültür emperyalizminin fitilini yakmışlardı.
İşte Bediüzzaman, savaştan sonra “gel keyfim gel” diyerek istirahata çekilmemiş, bu yabancı kültür istilasına karşı en şiddetli mücadeleyi verenlerin başında gelmektedir.
Şu ifadeler onundur: “1338’de (yani 1921’de) Ankara’ya gittim. İslam ordusunun Yunan’a galebesinden neşe alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde gayet müthiş bir zındıka fikri ifsada başlamıştı. Bu zındıka cereyenı, Müslümanların içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüm. Eyvah, dedim. “Bu ejderha imanın erkânına ilişecek”
Bediüzzaman bu zındıka cereyanını durdurmak amacıyla “Efillahi Şekkün Fatıras-Semavati ve’-Ard” ayetini tefsir ederek bir risale hazırlamış ve o günün kıt imkânlarıyla Ankara’da Yenigün matbaasında bastırmıştır. Sonra Lem’alar’da, 23. Lem’a (Tabiat Risalesi) olarak yer almıştır.

9) Bediüzzaman 1. dünya savaşından önce de bu dinsizlik cereyanlarının bir sel gibi İslam dünyasını istila edeceğini hissetmişti.
Kendisi 1. dünya savaşından önce Van’da bulunduğu sıralarda, kendisine bir gazete haberini gösterirler.
Haber şöyleydi: İngiliz avam kamarasından Lord Gürzon adlı bir adam eline Kur’an’ı alarak şöyle demiş: “Eğer biz gerçekten Müslümanlara hâkim olmak istiyorsak ya bu Kur’an’ı Müslümanların erlinden çıkarmalıyız, ya da Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız.”
Adamlar gerçekten planlarını en kestirme yoldan yapmaya çalışmışlar.
Kur’an’ı ortadan kaldırmanın hiç kimsenin haddi olmadığını Lord Gürzon da çok iyi biliyordu.
Ama Müslümanları Kur’an’dan soğutmanın yollarını bulmak için İngilizler kesenin ağzını açmışlardı. Kesenin ağzı hala açıktır.
Bediüzzaman bu haberi okur okumaz adeta beyninden vurulmuşa döner ve şöyle haykırır: “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu bütün dünyaya ben ispat edeceğim”

10) Bediüzzaman gerçekten şartları çok ağır olan bir çağa damgasını vuran bir insandır.
Bir tarafta, kendi deyimiyle, gizli bir zındıka cereyanı, diğer tarafta savaştan yeni kurtulmuş, imkânlarını tüketmiş ve yorgun düşmüş bir İslam dünyası vardı.
Bediüzzaman, çoktan kararını vermişti: Kur’an’a ve imana karşı yapılan mücadelelere bigâne kalamazdı. “Zaman imanı kurtarmak zamanıdır” formülü çerçevesinde kaleme aldığı Risale-i Nur külliyatıyla imana ve Kur’an’a yapılan itirazlara cevap vermiştir.

11) Bediüzzaman’ın en büyük özelliklerinden birisi de yazdığı eserlerde kendisini nazara vermeyerek “Risale-i Nur Kur’an’ın malıdır. Kur’an ise arşı ferşle bağlayan bir zincir-i nuranidir. Benim ne haddim var ki ona sahip çıkayım” diyordu.
Kendisine “Sen bu asrın müceddidisin” diyen talebelerine hep şahsiyetini arka plana atan cevaplar veriyordu: “Zaman cemaat zamanıdır, şahs-ı manevi zamanıdır. Şahsi kemalat ne kadar büyük olursa olsun çürütülebilir… Şöhret ise, ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır.”
Bu yüzden Bediüzzaman hiçbir zaman “Ben” demiyor, “Biz” diyordu. “Said yoktur, Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattır, hakikat-i imaniyedir. Medem ki nur-u hakikat imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor, bir Said değil bin Said feda olsun. 28 sene çektiğim eza ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler helal olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helal ediyorum” diyordu.
Bediüzzaman’ın bu tevazu ve fedakârlığı sayesinde, Müslümanlar bir şahsa bağlı kalarak ona hürmet etmekten ziyade bir eser okumayı ve kitaplara bağlı kalmayı tercih etmişlerdir.
Bu tercih, Risale-i Nur’un bütün dünya Müslümanlarına kazandırdığı en üstün meziyetlerden biridir. Bu sayede Risale-i Nur bugün 45 dünya diline çevrilmiş ve dünyada en çok okunan bir tefsir haline gelmiştir.

12) Bediüzzaman, dünya çapında büyük şöhrete sahip olmasına rağmen ondaki tevazu Hz. Peygamber’in ahlakını hatırlatıyordu.
Dünya çapındaki şöhretine rağmen kimsenin bilmesini istemediği ve halen de bilinmeyen son menziline, o ebedi yolculuğuna bile, 23 Mart 1960 yılının şafağında sessiz sedasız bir şekilde çıkmıştı.
Denilebilir ki, 23 Mart 1960 Tarihi, hiçbir zalime baş eğmeyen bir mücahidin “Efendiler, ölümüm hayatımdan ziyade dine hizmet edecektir” dediği gerçeğin başlangıç tarihidir.
Sanırım bu konuda fazla söze gerek yoktur. Eminim ki, Bediüzzaman, başlattığı hizmetin ne seviyeye geldiğini görüyor ve onun da ifade ettiği gibi, şimdi yattığı yerden bizleri mutlulukla seyrediyor.
Bediüzzaman 23 Mart 1960 tarihinde, arkasında dünyalıların çok sevdiği paradan 20 lira bırakmıştı.
Ama bunun yanında, Kur’an’ın binlerce sayfalık manevi tefsirini de İslam dünyasına miras bırakmıştı.
Zaten Risale-i Nur Külliyatı, Bediüzzaman’ın hayatının hülasasıdır.

13) Bediüzzaman, kendisini İslam’a ve Kur’an’a adamıştı. “Bana izdırap veren İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur” şeklindeki ifadeler ona aittir.
Bu yüzden O, 87 yıllık sıkıntılı hayatında bir tek şeyi müdafaa etmiştir: O da Kur’an’dır. Zaten devrin müstebitleri yanında Kur’an’dan başka kitaplar bırakmıyorlardı. Kur’an da ona yeterdi.
“Gaye-i hayal” olarak tavsif ettiği bu vazife “İman ve Kur’an hizmeti” formülünde ifadesini bulmuştur.
Çünkü Bediüzzaman iman ilimlerini neşretme konusunda kendisini vazifeli görmüştür.
O yüzden Fen ve felsefeden gelen inkârcı tabiatçılığın sosyal bünyemizde yapacağı ağır tahribatı herkesten daha iyi biliyordu ve hazırlığını buna göre yapıyordu.

14) Bediüzzaman “Zaman imanı kurtarmak zamanıdır” diyerek kaleme aldığı Risale-i Nur külliyatıyla bu zamanın ihtiyaçlarına tatminkâr cevaplar vermiştir.
Acaba neden zaman imanı kurtarmak zamanıdır? Çünkü iman çağımızda görülmemiş derecede büyük saldırılara maruz kalmıştır.
Eski klasik toplumlarda teslimiyete dayalı bir iman anlayışı hüküm sürüyordu.
Hatta din âlimlerinin sözleri delilsiz bile kabul görüyordu.
Bugün ise, materyalist felsefenin etkisiyle bir sürü şüphe gençlerin zihnini meşgul etmektedir.
İşte Bediüzzaman bir sel gibi gelen imansızlık ve inkârcılık akımlarına karşı doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham alarak Risale-i Nurları telif etmiştir.
Risale-i Nur’da: “Bem kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, bu dünyadaki vazifem nedir?” gibi sorulara doğru ve ikna edici izahlar verilmektedir.
Risale-i Nurdaki üslup ruhu okşayan, aklı doyuran ve kalbi tatmin eden bir üsluptur.
Çünkü ona göre aklın nuru funun-u medeniyedir, kalbin nuru ulum-u diniyedir.
İkisinin imtizacıyla ancak hakikat tecelli eder.

15) kendisini iman ve Kur’an hizmetine adayan Bediüzzaman toplumun diğer siyasi ve sosyal sorunlarına da bigane kalmamıştır. “İlay-i kelimetüllah için cihad, İslam hükumeti, Kur’an’ın bir tek hakikatına bin ruhum olsa feda etmeye hazırım” diyor.
Bu ifadeler, Bediüzzaman’ın, İslam’ın siyasal konumuyla da ne kadar alakadar olduğunu göstermektedir.

16) Bediüzzaman çağını ve çağdaşlarını ve kendisinden sonraki çağları etkileyen büyük bir münevverdir.
Görüşlerini sağlam ve realist esaslara oturtabilmiş Onun gibi bir aydın, elbette çağını ve çağdaşlarını kendisiyle meşğul eden bir mevki kazanacaktır.
İşte Bediüzzaman ve onun Risale-i Nur Külliyatı adlı eserlerini, 2000’den fazla takip eden mahkemelerin verdikleri beraat kararları bu açıdan değerlendirilmelidir.
Denilebilir ki, Bediüzzaman ve onun eserleri, binlerce mahkeme ve ehl-i vukuf tarafından incelenmiş ve doğrulukları bütün dünyaya ispat edilmiştir.

17) Bediüzzaman, toplumun gerçeklerini konuşan ve o gerçeklerden hareket eden bir aydın olduğu için, kendisini toplumun dışında ve üstünde gören ve toplumum maddi-manevi gerçeklerine yabancı kalan aydın tipini asla tasvip etmemiştir.
Gerçekten de bizim toplumumuz “halka, tabiata ve bu toprağın gerçeklerine yakın” olan aydınların rehberliğine muhtaçtır.
Bugünün birçok aydını ne yazık ki halktan kopuk bir şekilde yaşamaktadır. Aslında böylelerine “aydın” demek bile gereksizdir. Çünkü halkının tersi istikamette giden ve halkına düşman olanlara “aydın” demek elbette ki doğru değildir.

18) Bediüzzaman’ı kendisine muhalif kabul edenler, onu halka ve İslam dünyasına unutturmak için dağlar arasındaki bir köyde ikamete mecbur ettiler.
Ama mahrumiyet yeri olan o köyden de bütün dünyaya hitap edebilme bahtiyarlığına erişebilmiştir.
Bu noktadan bakıldığında Bediüzzaman ve Risale-i Nur olayı, dünya’nın fikir hayatı için çok kiymetli ve orijinal bir çığır olmuştur.
Telif ettiği Risale-i Nur külliyatı, milletin kaybolan değerlerini onlara yeniden kazandırmak konusunda abidevi bir eserdir.
Ama ne yazık ki, onun yaşadığı şartları bilmeyen nesiller, uzun yıllar onun değerini ve eserlerindeki dehayı hakkıyla takdir edemediler.
Birçok mektubunda yer alan kendi ifadesiyle, her türlü medeni haklardan mahrum bırakılan Bediüzzaman’ın elinden kitapları, defterleri, kalemleri ve dostları alınmıştı. Elinde sadece Kur’an vardı.
Zaten onu da hiç kimse elinden alamazdı. Çünkü Kur’an ona yön veriyordu:
Elde Kur’an gibi bir mucize-i baki varken başka burhan aramak aklıma zait görünür
Elde Kur’an gibi burhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?
Şeklinde haykırıyordu.

19) Bediüzzaman bir tecdit hareketini başlatmıştır. Mevlana Celaleddin Rumî ve Mevlana Halid’in attıkları tevhit mayası, Osmanlı’yı 600 yıl gibi uzun sayılacak bir dönem yaşatmıştır. Aklın ve fennin hükmedeceği istikbalde, Celaleddin Rumî ile Mevlana Halid’in temin ettikleri sürekliliği elde etmek ve dağılma istidadındaki toplum yapısını muhafaza etmek için yeni bir tecdit ruhuna ihtiyaç vardı.
Bunun içindir ki Bediüzzaman günümüzde en önemli meselenin insanları imansızlık girdabından kurtarmak olduğunu tespit etmiş ve tüm hayatında bu gayeye bağlı kalmıştır.

20) Her büyük insanın arkasında yürüyenlerin içinde onu şahsi menfaatlerine alet edenler olmuştur. Bediüzzaman’ı da farklı bir şekilde değerlendirmek isteyenler olabilir.
Deyim yerindeyse, onu ticarete, siyasete veya başka kötü emellere alet etmek isteyenler çıkabilir.
Ancak kötü niyetli insanların Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nuru kendi emellerine alet edebilme şansları oldukça zayıftır.
Çünkü Risale-i Nur’daki orijinal kuvvet, kapsam ve belagat, çağımızın menfaatçi ve fırsatçı şahsiyetlerinin idrakinden çok daha üstün ve ileridedir.
Bu itibarla, bugüne kadar görüldüğü gibi, bundan sonra da Risale-i Nur’u menfaatine alet edenlerin halleri acınacak bir hal olacaktır.

21) Bediüzzaman bir İslam müceddididir. Bu yüzden, toplumun içinde bulunduğu gerçekleri kendisine hareket noktası olarak kabul etmiştir.
Çünkü o, toplumun herhangi bir kısmında rasgele ortaya çıkan bir alim değildir.
Onun hayatı, modernleşme gerekçesiyle sosyal hayatımıza yapılan gereksiz müdahalelerin ortaya çıkardığı boşluğu doldurmakla geçmiştir.
Ancak Bediüzzaman, hayatında asr-ı saadeti örnek alan gerçek bir İslam alimidir.
Bediüzzaman bir aydın, bir vatansever ve bir müceddit olarak, imanın kontrolündeki bir medeniyet anlayışını toplummumuzun zaruri ihtiyacı olarak kabul etmiş, insanlığın barışını da bu inanca bağlı olmakta görmüştür.
Toplumun gelişmesi ve yükselmesi için özgürlüğün çok önemli olduğuna inanan Bediüzzaman “Ben ekmeksiz yaşarım, fakat hürriyetsiz yaşayamam, benim fıtratım zillet ve tahakküme tahammül etmez. Biz ki hakiki müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için de yalana tenezzül etmeyiz. İstibadat ne şekilde olursa olsu. Hürriyet libasını giysin veya giymesin, rasgelem sille vuracağım” diyerek bireysel özgürlükler konusundaki hassasiyetini ve kararlılığını her zaman göstermiştir.

22) Toplumumuzda birçok İslam âlimi bulunabilir, fakat bunlardan kaç tanesi mürşit ve ıslahatçı olabilmiştir?
Yine toplumda mürşit olarak bilinen birçok âlim vardır; fakat kaç tanesi eser telif edecek seviyede ilmi birikime sahip olmuştur?
İşte Bediüzzaman dini ilimleri yazıp yaymaya, hem de insanları irşad etmeye muvaffak olmuş zül-cenahayn ve Üveysî bir müceddittir.
Bu yüzden Bediüzzaman söz söylerken sözün tesir derecesini düşünerek söylemiştir.
Mesela, cumhuriyetten önceki yıllarda istibdadın her türlüsü ile mücadele ederek: “Kur’an’a uymayan padişah da olsa hayduttur” diyebilmiştir.
Hürriyetsizliğin insanı köleleştirdiğini dile getiren Bediüzzaman, Sultan 2. Abdulhamid Han’a bile doğru ve isabetli fikirlerini söylemekten çekinmemiştir.
23) Vaktiyle İstanbul’a gittiği zaman İstanbul’un sosyal ve siyasal durumunun iyi olmadığını görünce gazeteler lisanıyla merhum Sultan Abdulhamid’e şunları söylemişti:
“Münhasif (batmaya yüz tutmuş) yıldızı Darü’l-Fünun et; ta Süreyya kadar âli olsun. Ve o saraya seyyahlar ve eski zebanilar yerine melaike-i rahmeti yerleştir; ta cennet gibi olsu. Yıldız’daki milletin servetini, cehaleti tedavi için yine millete iade et. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et.”
Bu sözler üzerine padişah tarafından tımarhaneye atılır. Tımarhanede kendisini muayene etmeye gelen doktora şunları söyler:
“Ey tabip efendi, sen dinle ben söyleyeceğim. Muayenemi muhakeme suretinde istiyorum. Tabibe tıp dersi vermek Fuzuliliktir, ama teşhis-i ilete yardımcı olmak hastanın vazifesidir. Eğer müdahene, temelluk, tadarru-u sennuri, menfaat-i şahsiyeyi menfaat-i umumiyeye feda etmek aklın muktezasından ise şahit olunuz ben o akıldan istifa ediyorum. Divanelikle- ki bence bir derece-i masumiyettir- iftihar ediyorum.”
Doktor Bediüzzaman’ı dinledikten sonra şu raporu vermiştir:
“Eğer bu adamda zerre miktar bir eser-i cünun varsa yeryüzünde akıllı hiç kimse yoktur.”
24) Bediüzzaman kendi hayatını eski Said- Yeni Said diye iki kısma ayırır.
Buna 3. Said’i de ilave etmek mümkündür. Kendisi, İstiklal savaşının sonuna kadar ki hayatını “Eski Said” diye nitelendirir.
Eski Said’in hayatı siyasal olaylarla iç içedir.
Fakat Ankara’da TBMM’ni ziyaret ettikten sonra doğrudan siyasal olayların içine girmemiş ve siyasetten uzak durmuştur.
Yeni Said hayatı bundan sonra başlamıştır.
Yeni Said kendisini sadece iman ve Kur’an hizmetine vermiştir.
Yeni Said döneminin hâkim unsurları, iman ilmi ve belagata dayalı edebiyattır.
Bediüzzaman, İslam’ın ve Kur’an’ın etrafındaki şüpheleri görünce bu dönemde bütün hayatını Kur’an’ı ve imanı müdafaa etmekle geçirmeye karar vermiştir. Kendisi şöyle der:
“Bir tek gayem vardır: o da mezara yaklaştığım bu zamanda İslam memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses alem-i İslam’ın iman esaslarını zedeliyor; halkı ve bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün mevcudiyetimle bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile inşallah Allah’ın huzuruna girmek istiyorum. Bütün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da korkarım ki, Bolşevikler olsun.”
Bediüzzaman herhalde, estetik duygularını tatmin etmek ya da entellektüel bir kişilik olmak için böyle bir faaliyetin içine girmemiştir. Mesele son derece açıktır.
25) Şimdi onun Yeni Said döneminde yazdığı eserlerden birkaç alıntı yapacağım:
“Bir vakit Barla’da, Çam dağında yüksek bir mevkide, gecede semanın yüzüne baktım…”
“Bir zaman ebediyete dair bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının meyvelerine baktım…”
“Bir bahar mevsiminde garibane, mütefekkirane seyahate gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken parlak bir sarıçiçek nazarıma ilişti…”
“Bir zaman, bahar mevsiminde temaşa ederken gördüm ki, zemin yüzünde haşir ve neşr-i azamın yüzbinler nümunelerini gösteren bir seyeran ve seyelan içinde kafile kafile arkasında görünüyor…”
Bu ifadelere bakan kimse ilk etapta bir anısını anlatmak istediğini zannederler.
Kuşkusuz o sadece bir anısını anlatmak istemiyor. O zerreden şemse kadar kâinatı satır satır okumuş, Allah’ı ve onun isim ve sıfatlarını, haşir-neşir ve ahiret hayatını ispat ederek insanların gözlerinden ülfet perdesini kaldırmak istemişti.
26) Her hal-u- karda Bediüzzaman’ın görüşlerini bir bütünlük içinde ele almalıyız.
Yani, Bediüzzaman’ın Eski Said ve Yeni Said dönemlerine bakıp onun fikirlerinde bir tutarsızlık olduğunu iddia etmek yanlıştır.
Zira Onun görüşlerinde birbirine kuvvet veren çok yönlü bir bütünlük ve bir ahenk vardır.
Eski Said’in kahramanca ve siyasi olan tavırlarını, ondaki kuvvetli cihad ruhunu ele alıp sadece onu bu yönüyle değerlendirmek büyük hatadır.
Aynı şekilde, yaşadığı dönemin yöneticileriyle uzlaşmış, rejim ile barışmış bir insan olarak da görmek yanlıştır.
Kendisinin deyimiyle, iki hayatını eline alan bir büyük İslam âliminin İslam’a aykırı hareketler içinde bulunanlarla uzlaşması imkânsızdır.
Çünkü Bediüzzaman uzlaşmacı değil ıslahatçıdır. Başkasına mürit olan bir şahsiyet değil, mefkûre sahibi bir aksiyon adamıdır