Bir Asr-ı Saadet Müslümanı Bediüzzaman

Asr-ı saadet, Peygamber efendimiz (sav)’in yaşadığı, kainatı saadetleriyle aydınlattığı mutluluk devridir. Asr-ı saadet, alemlere rahmet olarak gelen ve Peygamberlik güneşinin en son ve en şaşalı tecellisi olarak karanlıkları nura, dalalet ve inkarı hidayete, zulüm ve haksızlıkları adalete tebdil etmiş bulunan o Büyük Zatın inkılabına sahne olan zaman dilimidir.

 

Asr- saadette Kur’an’ın nurunun şuaları altında kalp katılıkları yerini merhamete terk etmiştir. Kin, düşmanlık, terör yerini kardeşliğe bırakmıştır. Menfaatler uğruna işlenen cinayetler, yerini başkalarını nefsine seve seve tercih edecek kadar yüksek fedakarlıklara terk etmiştir.Yardımlaşma, dayanışma, paylaşma sosyal hayatı şekillendirmiştir.

Asr-ı saadet, iki cihan güneşi Peygamber efendimizin (sav) nuruyla insanlığın önünde, medeniyete, kemale, refaha ve ebedi saadete açılmış pırıl pırıl, ışıl ışıl bir saadet kapısıdır…Asr-ı saadetin nuru Kur’an’dır. Saadet kapısından girerek o ilahi nurun gösterdiği yolda yürüyenler, o nuru yaşadıkları çağın insanlarına gösterenler, Asr-ı saadet müslümanı olmaya namzettirler.

Bediüzzaman Said Nursi, bir Asr-ı saadet müslümanıdır. Küfre, deccallara meydan okuyan kahramandır.

Risale-i Nurdan bir anekdot:

“Eski Harb-ı Umûmiden evvel ve evâilinde, bir vâkıâ-ı sâdıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır.
Dedim: “Ana korkma; Cenâb-i Hakkın emridir. O Râhim’dir ve Hâkim’dir.”
Birden, o halette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: “Î’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.”
Uyandım, anladım ki bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılâptan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendini müdâfaa edecek. Ve Kur’an’a hücum edilecek; î’câzı, onun çelik bir zırhı olacak.Ve şu î’câzın bir nevini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım…”

Batı medeniyeti tüm felsefesiyle, materyalist, tabiatçı, maddeci, darvinist akımlarıyla İslam ve iman esaslarına saldırıya geçtiği zaman, Kur’an kendini muhafaza edecek ve Kuranın icazı onun çelik bir zırhı olacaktır. Bediüzzaman Risale-i Nurlar yoluyla bu mucizeliği tüm dünyaya ilan etmeye namzet seçilmiştir. Risale-i Nurlar da Kur’an’ın manevi bir elmas kılıcı olarak tüm bu dalalet ve küfür akımlarını yok ettiği ispatlanmıştır.

Bediüzzaman’ın fikirlerini incelediğimizde şu gerçekle karşılaşırız: O, günübirlik gayeleri olan ufku ve hedefi sınırlı bir insan değildir. Bediüzzaman, geçmişin ilmî ve manevî birikimlerinden yola çıkarak geleceğe yönelik görüşlerini metodik ve sistematik şekilde ortaya koyar.

O, her şeyden önce eşya ve hadisenin açıklamasını iman mefhumunda aramış ve bunu yaşadığı asrın idrakine büyük bir başarı ile kazandırmıştır. İman ile aklın telif ve terkibini yapmak Bediüzzaman’ın çağımıza yönelik en belirgin misyonudur.

Bediüzzaman, hayatının farklı bölümlerini farklı şekillerde isimlendirmiştir. Bu dönemlerin oluşmasında zamanın şartlarındaki değişimler etkili olduğu gibi, bu değişen şartlara göre Said Nursi’nin enfüsi âleminde görülen değişiklikler de etkili olmuştur. Onun hayatındaki bu değişimleri, temel fikri konularda değişim olarak değil, belki üslupta görülen bir değişiklik olarak yorumlamak daha doğru bir tespittir.

Eski Said Dönemi’nde hizmet-i İslamiyeyi siyasette gören Bediüzzaman, Yeni Said döneminde enfüsi tefekküre büyük önem vermekle beraber siyasetle hiç ilgilenmemiş değildir. Ama o geliştirdiği kavramsal çerçeve içinde siyasetle, devletle ilgili konularda Eski Said üslubunu kullanmaktan çekinmemiştir. Bu yaklaşım, dönemler arasında şartlardan kaynaklanan bir üslup farkı olduğunu göstermektedir. Yeni Said döneminde zaman zaman Eski Said üslubuna müracaat etmesi, onun geçmişteki hayat dönemlerini inkâr etmediğini gösteren en önemli delildir.

Bediüzzaman’ın hayatının farklı dönemlerindeki farklı üslubuna rağmen genel bir ahengin varlığı inkâr edilmez bir gerçektir. Hayatının başından sonuna kadar Kur’anî prensipleri, Sünnet-i Seniyeye uygun yaşamayı, iman hakikatlerini açıklarken, her zaman hukukun üstünlüğünü, temel insan hak ve hürriyetlerini ve hürriyet rejimini desteklerken; her türlü istibdatı, halka rağmen yapılmaya çalışılan jakoben icraatları ve insan haklarını kısıtlayan her türlü baskıyı reddetmiştir.

Deccallara meydan okuyan Bediüzzaman, Kur’an’ın seslendiği herkese hitap etmiştir. Bediüzzaman’ın günlük politikada partilerden uzak durduğunu, ancak partilere dine, vatana, millete hizmet ettirmek için ikazlarda bulunduğunu görmekteyiz. 1950 öncesi, Mustafa Kemal’e, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye CHP Genel Sekreteri Hilmi Urana ikazlarda bulunmuştur. Fakat bu ikazlar kulak ardı edilmiş, Bediüzzaman anlaşılmamıştır. 1950 sonrası aynı ikazları Adnan Menderes ve hükümetine yapmıştır.

Bediüzzaman, yaşadığı dönemlerde gelişmeleri yakından takip ediyordu. Milli mücadeleyi yapan irade ile, savaştan sonra Türkiye’yi kuran iradenin aynı şeyler olmadığını anlamakta gecikmedi.

Zafer kazanılmış, anlaşma yapılmış, sıra bayram yapmaya gelmişti. Her fert milli coşkuyu sonuna kadar yaşayacak, 10 yıldır çektiği acıları unutmaya çalışacaktı. Ama öyle olmadı. 100 yıldır sırrını çözemediğimiz, derin güçler, meclise, hükümete, yasalara rağmen millete bayram sevinci yaşatmadılar. Kur’an’ı kendi elleri ile imha eden nesil Curzon’un dediği gibi öyle otuz yıl içinde yetişmedi. Ne diyordu İngilizler. 93 Harbi yıllarında İngiliz Sömürge Bakanı Gladiston, Lordlar Kamerasında elinde Kur’an’ı kaldırmış, “Bu Kur’an Müslümanların elinde durdukça biz Türkleri yenmiş sayılmayız” diye haykırmıştı. 40 yıl sonra aynı kürsüde Lord Curzon’a aynı şey sorulmuştu. Türklere İstiklallerini niçin verdiniz? Curzon “Korkmayın 30 senen sonra kendi elleri ile Kur’an’ı yok ettirecek bir özgürlük verdim onlara!” diyecekti. İsmet Paşa, ayağının tozuyla Lozan’a ilk geldiği gün “batılı devletlere karşı verdiğimiz teminatların sonuna kadar arkasındayız” diye açıklama yapmıştı. Bu teminatların neler olduğu zamanla anlaşılacaktı.

Zamanla yapılanlara bu millet şahit oldu. Bilhassa Cumhuriyetin kuruluşunda 1950’li yıllara kadar Türkiye’de, İslam medeniyetinin bütün değerleri silindi. Camiler, tekkeler, hanlar, kervansaraylar, Kur’an levhaları, ezanlar, ney sesleri, ağıtlar, türküler kısaca maziye ait ne varsa yok edildi. Ne yapılmak istedi? İnancından, değerlerinden , Kur’an’nın dan koparılmış bir nesil meydana getirilmeye çalışıldı.

Kaybedilen imanlı insandı. Bütün güzelliklerin temelinde o vardı. O kaybedildiğinde her şey kaybedilecekti. Bir Asr-ı saadet müslümanı olan, Bediüzzaman, İlahî rahmetin kendisine önemli bir vazife yüklediğinin farkındaydı. Bir ipek böceği sabrı ve sessizliği içinde kozasını örmeye başladı. Kader ona dava sahibi bir İmam olma yolunu da hapishanelerde açtı. 25 yıl mahkemelerde, imanı, İslamiyeti, medeniyeti, hakkı ve hukuku savundu. Tartışmasız olarak zamanında en büyük muhalif liderdi. Davasını başarıya götürecek büyük bir dinamizme sahipti. Bütün taraflar onun liderliğini zımmen de olsa kabul etmişti.

Lozan’da batılı devletlere verilen teminatlarda “Din öldürülecektir, Kur’an kaldırılacaktır” kararı alındığını yapılan uygulamalar gözle önüne seriyordu. Bediüzzaman’ın eserleri Risale-i Nurlar ise Allah’ın dinini koruması ve nurunu tamamlamasının bir belgesi olma vazifesini yerine getiriyordu.. Milyonlarca insanın imanlarının kurtulmasına vesile oluyordu…

1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra, hak ve hürriyetler konusunda genel bir rahatlama yaşanmıştı. Bu dönemde ezan-ı Muhammedî’nin aslına döndürülmesi, halk üzerinde ağır baskı unsurlarının hafifletilmesi, Köy Estitüleri ve halk evleri gibi CHP’nin ideolojisini taşıyan kurumların yavaş yavaş lağvedilmesi ülke genelinde daha serbest bir ortamın oluşmasına neden olmuştu. Bu dönemde Risale-i Nur hizmetleri de büyük boyutlar kazandı. Artık Risale-i Nurların telifi büyük ölçüde tamamlanmış, eserler teksir makineleri ile hatta matbaalarda basılıyordu. Geniş kitleler Risale-i Nurları okumaya başlamıştı. Hizmet her alanda gelişmeye başlamış külli bir inkişaf görülmeye başlamıştı. Üniversiteliler arasında Risale-i Nurlar hızla yayılmaya başlamıştı.

Üçüncü Said döneminde Risale-i Nurların neşri büyük ölçüde tamamlanmış, müellifinin ifadesi ile artık Risale-i Nurlar ve Bediüzzaman’ın talebeleri hizmeti üstlenmeye başlamışlardı. Bediüzzaman ve talebeleri Risale-i Nurları dünyanın dört yanına yaymanın yollarını aramaya başlamışlardı. 1950’de Bediüzzaman, talebesi Bayram Yüksel ile Japonya’ya Risale-i Nur Külliyatı gönderdi. Yüksel bu eserleri Tokyo Milli Kütüphanesi’ne hediye etti. Risale-i Nur’dan Zülfikar adlı eser Vatikan’a Katoliklerin dini lideri Papa’ya gönderildi. 1951’de buradan gelen cevabî yazıda, gönderilen “el yazısı güzel eser” için teşekkür ediliyordu. Bediüzzaman, Kur’an-ı Kerim’in kırk yönüyle mu’cize olduğunu ispat eden Zülfikâr adlı Yirmi Beşinci Söz adlı el yazısı risaleyi İstanbul’daki Papalık temsilciliği vasıtasıyla Vatikan’daki Papalık Makamı’na gönderirken Hıristiyan dünyasının dikkatlerini Kur’an’a çekmeye çalışmıştır.

Bediüzzamzn, 1953’de İstanbul Fener Patriği Athenagoras ile görüşerek “Hıristiyanlığın din-i hakikisini kabul etmek, Hazret-i Muhammed’i (asm) Peygamber ve Kur’an-ı Kerim’i de kitabullah kabul etmek şartıyla ehl-i necat olacaksınız” dedi. Patrik bu görüşü kabul ettiğini söyleyerek Bediüzzaman’ı tasdik etti.

Bediüzzaman Said Nursî, bir yandan da Risale-i Nurların alem-i İslâm’a neşredilmesi çalışmalarını teşvik etmiştir. Suriye’deki İhvan-ı Müslimîn Cemiyeti’ne verilmek üzere Risale-i Nur mecmualarından on nüshayı Halep’teki Urfalı Seyyid Salih’e göndermiştir.

Öte yandan Türkiye’ye gelen Pakistan Millî Eğitim Bakanı, Bediüzzaman’ı ziyaret ederek Risale-i Nur’un bir kısmını alıp “doksan milyon Müslümanlar arasında bunları neşredeceğim” demiştir.

Mısır’daki, Camiü’l Ezher’in büyük müderrislerinden Ali Rıza’nın ve Mısır’da büyük bir alim olan ve Dârü’l Hikmet-i İslamiye’den arkadaşı olan Mustafa Sabri Efendi’nin gönderdiği bir alim zat ile görüşerek kendisine mahsus on bir mecmuasını Ezher Üniversitesi’ne göndermiş ve “Başta Mustafa Sabri ve Ali Rıza ve Mehmed Zahid Kevserî olarak, Nur mecmualarına benim bedelime sahip ve hâmi ve vâris olsunlar ve Arabîye tercümeye çalışsınlar” diye mesaj yollamıştır.

Bediüzzaman ülkedeki gelişmeleri de incelemeye başladı. Seçimlerde Demokrat Parti’yi desteklerken, “benim reyim ehemmiyetlidir” diyerek açıkça oy verdi. Çeşitli konularda Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a ve Başbakan Adnan Menderes’e tavsiyelerde bulundu. Siyasilerin güzel icraatlarını takdir ederek başbakan Adnan Menderes’i “İslam Kahramanı” olarak tavsif etti.

Üçüncü Said döneminde Bediüzzaman ülkenin dış politikası ile de ilgilendi. 1955’de Türkiye ile Irak arasında imzalanan daha sonra İngiltere, Pakistan ve İran’ın da üye oldukları Türkiye-Irak işbirliği Antlaşması’nın (CENTO) yapılmasından dolayı dönemin idarecilerini tebrik etti. Bu birliğin İslam kardeşliğini pekiştireceğini belirtiyordu. Ayrıca talebesi Bayram Yüksel’in Kore Savaşı’na katılmasını “İnkâr-ı uluhiyete karşı gitmek lazım” diyerek destekledi.

Eşref Edib Bey`e 1952`de mülâkat veren Bediüzzaman Said Nursî, konuşmasının bir yerinde muarızları hakkında aynen şunu söylüyor.’Risale-i Nur’u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.’

Aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçti. Bediüzzaman hakkında ulusal, uluslararası konferanslar tertip edildi, ediliyor. Makaleler yayınlandı, yayınlanıyor. Kitaplar yazıldı, yazılıyor. Master, doktara tezleri yapılıyor. Üniversitelerde adına kürsüler açıldı. Ancak, yine de onun yeterince anlaşıldığı söylenemez. Çünkü, Cemil Meriç’in ifadesiyle, “asırları kucaklayan bir tefekkürün” yaralanan ve yabancılaşmış idrakler tarafından anlaşılması kolay değil.

Cemil Meriç’le yapılan röportajdan kesitler.

* Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur hakkındaki görüş ve fikirleriniz nelerdir?

On yıl evvel Bediüzzaman’ı ve eserlerini tanıyamamanın bedbahtlığı içindeyim.

Bir Türk aydınının bu büyük ve ulvî hazineden haberdar olmaması düşünülemez. Bediüzzaman’a ve eserlerine olan alâkasızlığımız, tam bir yüzkarasıdır.

Said Nursî, dağ başında vaaz eden bir mürşid. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler, akın akın ona koştu. Nassların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses; tarihin içinden geliyordu. Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı. Bu hayalî insanlar, o konuştukça gerçekleşti.

Yakın tarihimiz tek mücahid tanımıştır: Said Nursî. Altmış yıl her kahra, her cefaya göğüs gererek mücadele eden biricik dâvâ adamı. Söndürülmek istenen mukaddes ateş, onun güçlü nefesiyle meşaleleşir. Anadolu insanının gönlünde bir remiz olur. Said Nursî: Deccallere meydan okuyan imanın remzi. Karanlıkta bırakılan nesiller, Nur Risâlelerini heceleyerek şuurlanırlar. Said Nursî’nin kuvveti yalnız hafızasından, yalnız bilgisinden, yalnız büyük cedel kabiliyetinden gelmiyor. Cesarete susayan insanımız, an’anevî irfanını bu pervasız temsilcisinde, asırlardır aradığı ihlâsı, feragati, bir dâvâ uğruna nefsini feda etmek celadetini de buldu.

Said Nursî’nin kitapları tahkikî imanın birer kalesi, kendi gönlümüzden, kendi toprağımızdan fışkıran saf bir kaynak.

Said Nursî, İslâm irfanının cihanşümul hakikatlerini Risâlelerinde toplamış. Üstad, şimşek pırıltıları ile aydınlanan karanlık bölgelerde büyük bir güvenle dolaşıyor. Üslûb kesif ve izahlar inandırıcı. Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrake seslenişi, yaralanan bir idrake, yabancılaşmış bir idrake. İrfanımızın madde-i asliyesi olan bu fikirleri ne kadar anlıyabiliyoruz? Heyhat; ne meselenin kendisine aşinayız, ne mefhumlara. Fakat Said Nursî çok aydınlık, çok daha inandırıcı.

Tanzimat’tan beri, her hisarı deviren teceddüt dalgası, ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriledi. Bu emekleyen, bu kekeleyen yığın—devrim yobazları—için bir yüz karasıdır. Düşünmezler ki, kendi yüzkaraları bu. Nurcuları yok farz etmek, gaflet. Nurcular, adalarında kendi hayatlarına devam edebilirler. Ama, kökünden kopmak kimseye mutluluk getirmez. Aydının görevi, fildişi kulesini yıkarak, bu mazlum kitleyi muhabbetle bağrına basmak, acısını anlamaya çalışmaktır.

Said Nursî bir kavga adamı. Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç, tefekkür ve iman kalesi…Risale-i Nur’ları okumadan ne Türk dili öğrenilebilir, ne de Türk düşüncesi öğrenilebilir. Risale-i Nur’lar bizim millî hazinelerimizdir.

* Ülkemiz aydınlarının başlangıcından beri Risale-i Nur’a olan tavrını “korkak, pısırık ve samimiyetsiz” olarak değerlendirmenizin sebebini izah eder misiniz?

Aydınların pisliği ve rezilliğidir. Bunlar sahte aydınlardır. Pısırık insanlardır. Hayatlarında hiçbir şeye inanmamışlardır. Sahtekârdırlar. İnançsızdırlar. Her şeyin negatifi vardır onlarda. Tam bir yokluk içindedirler. Örnek yok önlerinde; benzeyecekleri kimse yok önlerinde. Yakın tarihimizde insana kıran geldi. Bu bünyenin, Bediüzzaman gibi bir tefekkür ve iman abidesine tahammülü yok.

* Bediüzzaman Said Nursî’yi “hayatı ile düşünceleri arasında hiçbir tenakuz olmayan gerçek bir fikir adamı” olarak ifade ediyorsunuz. Bu düşüncenizi de misallerle açıklar mısınız?

Nasıl başlamışsa, öyle bitirmiştir hayatını. Seksen yedi senelik ömründe, eserlerine nasıl başlamışsa, öyle de bitirmiştir. Hiçbir dünya büyüğüne dalkavukluk yapmamıştır. Bu, bizim memlekette çok büyük bir fazilettir. Cemiyette hemen hemen herkes, anadan doğma bir dalkavuk olmuş. Bugün türkülerimiz bile pis güfteli olmuş…

Üstadın eserleri, birer ihsan-ı İlâhîdir. Allah’ın ihsanıdır. Bunda ne şüphe var? Bediüzzaman, bu zamanda dinin yenileyicisidir, bir müceddiddir. Maalesef, tanınmadan gidiyor. Bugün de, dışarısı tanıyor, biz kendimiz tanımıyoruz. Çok nâkirşinaslık var. Üstad kâmil bir insandır, elbette kemâlât gösterecektir.

* Sizce Bediüzzaman nasıl bir mütefekkirdir?

Üstad Bediüzzaman Said Nursî gerçek bir mütefekkirdir. O bir mütefekkirdir; “nasıl”a lüzum yoktur. Bediüzzaman gibi mütefekkirler her asırda bir gelir. Onun tefekkürüne, bütün eserleri ve yaşadığı hayat seyri en beliğ bir delildir. Üstad şefkatle bağrına basıyor insanı. İçine girdikten sonra, Risale-i Nur hakikatlerini yaşamak kolaylaşıyor..

* Türkiye’de, İngiltere, İtalya, Mısır, Suudi Arabistan üniversitelerinde Risâle-i Nur’lar ve Bediüzzaman üzerine tezler ve çeşitli çalışmalar yapılıyor. Bu konuda ne diyorsunuz?

İnsan bir günde zulmetten nura gelmez. “Olma ye’s ü ümid ile hemdem / Âlem-i inkılâbdır âlem.” Beş dakika sonrası bize ait değildir. İnsan için hiçbir şey mutlak olmamak lâzımdır. Beyne’l-havf ve’r-reca (korku ve ümit ortasında). Mü’min her zaman böyle olmalıdır. Âlem mütemadiyen değişmektedir. Bu değişen âlem içinde, hiçbir zaman mutlak bir ümit veya yeis söz konusu olamaz. Ümit lâzım, fakat mutlak değil..

Bu çalışmalar çok güzel bir ümittir. İnsanlar ve zaman değişiyor. İktidarımız, ancak hüsn-ü niyetimizden ibaret olabilir. Ancak niyetimizi ve ihlâsımızı kontrol altına alabiliriz. Bir dakika sonrasını bilmiyoruz. Bu ana göre, bu durum bir güzelliktir… ( Necmeddin Şahiner, Türk ve Dünya Aydınlarının Gözüyle Nurculuk Nedir, Cemil Meriç’le röportaj bölümü, İstanbul, 1990.)

Mehmet Abidin Kartal

www.NurNet.org

Gösterim Sayısı: 1650
Haliliye Vakfı

Biz öyle bir hakikata hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve Cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir.

Web site: www.haliliyevakfi.org.tr E-Posta Bu e-posta adresi spam robotlarından korunuyor. Görebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Yorum Ekle

Tüm alanların doldurulması zorunludur. Yorumunuz, yönetici onayından sonra yayınlanacaktır.